AKP hükümeti, devlete hizmet eden tüm kurumlarla kolkola girdi. Milliyetçi (mukaddesatçı) Hareket Partisinin parlamento grubu ve generaller devletin kutsal çıkarlarının savunucusu olarak AKP hükümetiyle birlikte uygun adım yürüyorlar. Seçimlerden hemen sonra AKP’nin devletin kırmızı çizgilerle belirtilen çıkarları için başlattığı yürüyüşe MHP hemen destek verdi. Ordu ile hükümet arasında yaratılan suni çatışma durumu da Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında sona erdi. Devletin ortak çıkarları için Savaş konusunda mutabakata varılması yakınlaşmayı ete kemiğe büründürdü. Seçim öncesi gölette yaratılan fırtına dindi. Sular duruldu. Bu durum birçok siyasi için şaşırtıcı olsa da; aslında normal olan yaşanıyor. Daha önceki yazımda; (AKP’nin ÖNLENEBİLİR GÜÇLENİŞİ ) “MHP anti-demokratik ırkçı bir partidir. Seçimler öncesi; AKP ye karşı CHP ile ittifak yapabileceğini sanan aklıevvel "Sol" görünümlü, ırkçı, cuntacı köşe başı yazarlarını; MHP, daha meclis açılmadan, parlamentonun çalışmasına ilişkin açıklamalarıyla hüsrana uğrattı. MHP Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin önündeki engelleri kaldırarak onu rahatlattı. ( Bu tavrının temelinde; AKP'yi DTP muhtaç etmeyerek, DTP' nin rol çalmasına izin vermeme düşüncesi ve kendisinin de en az AKP kadar "muhafazakar" olduğunu gösterme ihtiyacı vardır.) MHP'ye umut bağlayan, "sol" görünümlü yol arkadaşları, anti demokratik politikaların uygulamasında AKP ile MHP'yi kolkola gördükçe daha şaşıracaklar. Ama bu baylar, ordunun AKP ile siyasi iktidarın selameti için uzlaşması esnasında gerçek şoku yaşayacaklar.“ diye belirtmiştim. Olabilirlik katsayısı fazla olan olgular gerçekleşti. Ordunun AKP hükümetine karşı bir "darbe" gerçekleştireceğine kesin gözle bakanların, gerçekleşen durum karşısında derin şoka uğradıkları açıktır.
Daha önceden bu durumun gerçekleşeceğini söylemek olağanüstü bir saptama değildir. Din ve milliyetçiliği içselleştirmiş bir burjuva devlet yapısı ile ilintili olarak; din referanslı ve milliyetçi partilerin siyasal duruşunu ve eylemini somut olarak kavrayan bir insan için bu durumu önceden tahmin etmek olağandır. Ancak somut siyasi durumun ötesinde, gerçekliğin kendi fikirlerini izlemesini isteyenlerin, bu istemlerinin gerçekleşmemesi ve hayatın kendi istemleri dışında bir yol izlemesinin mümkün olamayacağına iman ettikleri için, olağan durum karşısında şaşırmaları doğaldır.
AKP NASIL DEĞİŞTİ
Öncelikle belirlenmesi gereken durum şudur; Türkiye Cumhuriyeti devleti burjuva devlettir. T.C devletinin tüm eylemleri burjuvazinin genel çıkarlarını korumak, kollamak üzerine şekillenir. TC Devletinin dinle ilişki biçimi laik değildir ve hiçbir dönemde de olmamıştır. Türkiye’de hiçbir dönemde, din ile devletin birbirinden özerk olduğu bir ilişki gerçekleşmedi. Bu nedenle din; T.C devletinin tarihsel, geleneksel biçimlenişine uygun konumlanarak, toplumsal ilişkilerin işleyişinde, ideolojik bir güç olarak etkin rol aldı. T.C anayasasında yazılan laiklik, Avrupa’da burjuva devrimler sonrası devletle din arasındaki ilişkiyi tanımladığı şekliyle bir durumu tanımlamadı. Laiklik, dinin devlet eliyle "kontrollü biçimde yaygınlaştırılmasının" adı oldu. Bu, İslam dininin, Arapça değil "Türkçe" yorumunun yapılması demektir. T.C dönemi İslam dininin Türkleştirilmesi; Türk toplumunun geleneksel ve dönemsel davranış formuyla, dini kural ve kurumların uzlaşması sürecidir. Kuşkusuz bu durum, aynı zamanda, İslam dininin Türk burjuvazisinin var olma eylemiyle kaynaşmasının ifadesidir. Türk burjuvazisinin kendi pazarının efendisi olma uğraşının adı olan milliyetçiliğin din ile uyumlulaştırılmasıdır. Bu uyum süreci, siyasi ve ideolojik anlamda Türk İslam sentezciliğinin zeminidir. Türk İslam sentezini açık bir dille ifade eden ve eylem programının düsturu yapan parti MHP’dir. MHP’nin, milliyetçi ve dinci programı AKP ile ittifakının temel gerekçesini oluşturur. Kuşkusuz AKP “düzen dışı” görüntüsünü terk ederek, devlet yanlısı programa kaydıkça, ittifak daha da belirgin ve sıkı olacaktır. Devlet ilişkilerini kullanarak devletin selameti için örgütlenen gayri-resmi çetenin (Ergenekon) ayağına çelme takılması, MHP ve AKP arasındaki ittifakı bozmayacaktır. Faşist çetelerin temizlenmesinin bu ittifakı bozacağına ilişkin beklentiler ham hayaldir. Faşist parti ve önderlik, tek önder ve tek parti ister ve nedeni ne olursa olsun bu ilkeyi bozacak unsurların temizlenmesini gerekli görür. MHP bu nedenle yapılan inzibati operasyondan rahatsız olmamıştır. Burjuva solcu partilerin, Ergenekon operasyonu nedeniyle, MHP, AKP ittifakının bozulacağına ilişkin beklentileri boşa çıktı. Şu durumda, toplumun çoğunluğu nezdinde AKP, devletin bekası için çalışan bir parti imajına sahiptir. Gerçekte de varılan noktada bu imajın altı doludur. Bu nedenle MHP, Dindar ve devletçi AKP’ in toplum nezdinde sağladığı itibarın baskısı altında davranmak ve ittifakın sürdürülmesi konusunda azami özeni göstermek zorundadır. Beklenenin aksine, AKP, din referanslı programa sahip bir parti olmasının yanında, burjuva devletçi silahını da kuşanarak, burjuva sol partilerin, “düzen dışı partidir” iddiası ekseninde yürüttüğü politikalarını da bertaraf eder konuma geldi.
AKP kurulduğundan beri burjuva devletçi bir partidir. AKP’nin düzen dışı görüntüsü devlet karşıtı olmasından dolayı değil; Emperyalizme karşı Ulusal burjuva devlet yanlısı bir söyleme sahip oluşundan dolayıdır. (Bu söylem AKP’nin orta burjuvazinin siyasi temsilcisi olarak şekillenmesine bağlıdır) Ancak gelinen nokta da görülmesi gereken; AKP’nin emperyalist sermaye karşıtı söyleminden vazgeçtiğidir. AKP’nin hükümet olduğu dönemde; toplumsal dayanağı olan orta burjuvazi palazlanarak tekelci kapitalist konuma vardı. Tekelcileşen bu sermaye grubu, emperyalist tekellerin emrine girdi ve bu süreç içerisinde iktisadi, siyasi ilişkinin doğal sonucu olarak; emperyalist sermaye karşıtı tavrını terk etti. Bu durumla paralel bir yürüyüş içerisinde AKP’de söylemde savunduğu emperyalist sermayeye karşı ulusal sermaye çizgisi yerine; “devletin“ iç düşmana” yönelen milliyetçi çizgisini ikame etti. AKP şimdi dönüştüğünü söylerken, asıl söylemek istediği budur. Ya yoksa AKP, anti-devletçi bir tavra sahip parti olmaktan, devletçi parti olmaya dönüşmedi. AKP zaten devletçi bir parti idi. AKP’nin izlediği yol ve siyasi çizgi, burjuva milliyetçilerle ve orduyla birlikte yürüme gerekçesini oluşturmaktadır. Çünkü gerek burjuva faşist partilerin ve gerekse militarizmin temel şiarı, emperyalist sermayeye karşı olmamaktır. (OYAK’ın emperyalist sermayeye devri somut örnektir)
RESMİ MİLLİYETÇİLİK NE ANLAMA GELİYOR
Türkiye cumhuriyeti devleti milliyetçidir. Ancak, burjuva devletin amentüsü olan milliyetçilik; emperyalizme karşı ulusal pazarın (burjuva ulusal bağımsızlığının) korunmasını ifade etmiyor. Resmi milliyetçilik; emperyalizmin bölme, parçalama eylemlerine “alet” edildiği iddiasıyla “iç düşman” ilan edilen; Kürtlere, Ermenilere, azınlıklara ve sosyalistlere karşı duruşun adıdır. Türkiye’de her dönemde milliyetçilik okunun ucu; “iç düşman” ilan edilen unsurlara ve tarihsel bir hesaplaşma paranoyasının hedefi olarak komşu ülkelere yöneliktir. AKP din referansına, bu resmi milliyetçiliği de katarak; bu cephede baş aktör olduğunu ispatlamak için, tüm gücüyle “iç düşman” ilan edilen unsurlara karşı operasyona kılını kıpırdatmadan katıldı.
Burjuva ulusal bağımsızlık, yalnızca devlet olarak bağımsız olmakla eşdeğer değildir. Ulusal bağımsızlık, asıl olarak emperyalist sermayeden bağımsız bir ulusal iktisadi yapıya sahip olmayı gerektirir. İktisadi olarak ulusal nitelikli bir bağımsızlığa sahip olmayan ülkenin siyasi bağımsızlığı bu nedenle görecelidir. Yani devletin ulusal oluşu yalnızca şekli olarak vardır; ancak gerçek anlamda devlet bağımlıdır. Türkiye de bütün burjuva partileri milliyetçidir. Bu partiler söylevlerinde emperyalist devletlere karşıdırlar. Ancak emperyalist sermayenin ülke içinde var olmasını çağdaş kapitalizmin gereği sayarlar. Burjuva sol partiler de aynı davranışı sergiler. Burjuva sol partiler, sözde emperyalist devletlere karşıdırlar; Ancak emperyalist sermayenin, Türkiye ekonomisinin düzenleyicisi olarak, mali piyasalara ve sanayiye egemen oluşu karşısında etkili ve dışlayıcı bir devrimci eylemi hiçbir dönemde gerçekleştiremezler.
Asıl olarak Türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren, burjuva cumhuriyet devleti, emperyalist sermayenin ülke ekonomisinde rol oynamasına karşı tavır almadı. Hatta devletin kurucu önder ve kadroları, emperyalist sermayenin ülkeye gelmesinden memnuniyet duyulacağını açıkça beyan ettiler. Emperyalist sermayenin uzun bir süre bu çağrılara ilgisiz kalması; Dünya ölçeğinde emperyalistler arası çelişkiler/ dengeler durumuna ve Türkiye’nin sermaye ihracı için uygun koşullara sahip olmamasına bağlıdır. Emperyalist sermaye uzunca bir dönem, Türkiye’yi, mal ihraç ettiği pazar olarak elinin altında tuttu. İkinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası; emperyalist sermayenin dünya ölçeğinde geri kapitalist ülkelere (Sömürge ve yarı sömürge ülkelere) sermaye ihraç etmeğe öncelik vermesi ile birlikte; emperyalist sermaye Türkiye’nin sanayi ve mali piyasalarına aktif olarak girdi. Emperyalist sermayenin yoğun ihracının gerçekleştiği 1950 sonrasında; Türkiye burjuvazisi, emperyalist burjuvaziyle iç içe serpilerek büyüdü/ tekelleşti. Türkiye burjuvazisinin tekelciliği doğrudan emperyalist mali ve sanayi tekellerine bağlandı.
Tekelci burjuvazinin sahibi olduğu devletin milliyetçiliği ve devletin milliyetçiliğini eylem programı yapan siyasi partilerin milliyetçiliğinin; bizzat tekelci kapitalizmin gelişmesini sağlayan emperyalist sermayenin varlığına karşıt olması düşünülemezdi. Öyle de oldu. Bugün tüm burjuva partiler ve elbette ki, Türkiye devletinin oluşumunun omurgası olan ve “koruyucu, kollayıcı” eylemi ile cumhuriyet tarihinde önemli rol oynayan ordu, emperyalist sermayenin varlığından rahatsız olmayı bırakın, emperyalist sermaye olmadan bir iktisadi hayat düşünemez durumdadırlar. Bu nedenle de Türkiye’de burjuva partilerin ve ordunun milliyetçiliği koftur. Özellikle burjuva ve küçük burjuva sol partiler emperyalist devletlere karşı bir duruş göstermeği milliyetçiliklerinin gerekçesi sayarlar. Oysa bu gerçek anlamda bir aldatmacadır. Çünkü çağımızda emperyalist devletler, emperyalist sermayenin yayılmasını sağlayan, diğer ülke devletlerinin sınırları içerisinde rahatça var olması önündeki siyasal, toplumsal engelleri kaldıran ve bu doğrultuda sömürge devletlerin yeniden şekillendirilmesinde etkin olan bir aygıttır. Emperyalist devletin bir başka ülkeyi işgali; petrol ve silah tekellerinin, finans sermayenin çıkarlarına doğrudan bağlıdır. Dolayısıyla emperyalist sermayeye karşı radikal tavır geliştirmeyen bir siyasanın, emperyalist sermayenin hizmetinde olan devlete, sözde karşı durmasının “burjuva ulusalcılıkla” uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Emperyalist sermayenin, Türkiye’nin banka, borsa ve sanayisinin % 50 sine ortak olmasından ve bu konumuna dayanarak ülke ekonomisinin diğer % 50 lik kısmını da kontrol altında tutmasından memnuniyet duyan ve bu ilişkiyi medeniyete ulaşmanın göstergesi sayan ya da bu durumdan rahatsızlığını sözde beyan etse de gerçekleşen iktisadi, toplumsal yapıya karşı kararlı ve radikal duruş gösteremeyen partilerin milliyetçiliği sanaldır.
Kürt ulusalcı hareketi bastırmak amacıyla, ABD den izin alınarak düzenlenen işgal operasyonu esnasında yeri göğü inleten milliyetçilerin, ABD’ nin emri ile işgal operasyonu sona erince hevesleri kursaklarında kaldı. Sınırları belirlenmiş operasyonu, T.C devletinin, ABD’ den bağımsız davranılabileceğine ilişkin bir örnek sayan “milliyetçiliğin” bir yanılsama içerisinde olduğu gerçeği açığa çıktı. Resmi milliyetçiliğin, emperyalist devletlere karşı bir duruş olmadığı bir kez daha belgelendi. Şimdi bu açığa çıkan gerçeğin ve operasyonun büyük bir fiyasko ile sonuçlanmasının üzerini örtmek için burjuva kurumları sözde bir dalaşma içerisine girdiler. Burjuva partiler en milliyetçi benim naraları atarak zevahiri kurtarma peşindeler.
AKP hükümeti gelinen noktada devletin resmi milliyetçilik söylemini benimseyerek; hükümet olmadan önce sahiplendiği, pratik karşılığı olmayan emperyalizm karşıtlığı söylemini bir yana bıraktı ve T.C devleti hükümeti olmanın dayanılmaz ağırlığıyla emperyalist devletlerin küresel politikalarının emir eri oldu. Bugün, göstermelik de olsa; AKP’nin emperyalist devletlere karşı bir politik söylemi benimsemesi olanaksızdır.
BURJUVA SOL PARTİLERİN ELEŞTİRİSİ NİÇİN AKP’Yİ GÜÇLENDİRİYOR
Devletçi AKP hükümetinin en az diğer burjuva partileri kadar devletçi ve sanal milliyetçi oluşu; burjuva sol partileri hüsrana uğrattı. Bu durumda burjuva sol partilerin elinde koz olarak; AKP’nin din referanslı bir parti olması kaldı. Burjuva sol partiler siyasi arenada AKP’nin dinsel sembolleri kullanmasını eleştirmek üzerine taktiklerini geliştiriyorlar. Ancak görünen o ki; burjuva sol partiler AKP’yi, dini sembolleri siyasi sembol haline getirme eylemini eleştirerek alt edemeyecekler. Çünkü burjuva sol partiler dinsel gericilik karşısında radikal bir duruş gösterme gücüne ve ilkelerine sahip değiller. Daha önemlisi; burjuva sol partilerin programlarında, dinci siyasayı besleyen; geleneksel kalıntıları temizleme hedefi yok. Örneğin Burjuva sol, dinci gericiliğin boyatmasında önemli rol oynayan 12 eylül askeri diktatörlük rejimi ile de hesaplaşmadı. Bugün burjuva sol partiler, 12 eylül askeri dikta anayasasını dayanak yaparak AKP’yle hesaplaşıyor ki; bu AKP’nin yürüyüşünü güçlendirici bir tutumdur. Trajik komik olanda; burjuva sol partiler; AKP’ye; İslam dininin kural ve disiplinlerine aykırı bir “yeni” yorumla karşı çıkıyorlar. ( Örneğin dinlerin olmazsa olmaz ilkesi olan örtünmeği; dinin önermediğine ilişkin yorum. Tarihin hiçbir döneminde demokrasi iddiası olmayan ve teokratik siyasal düzeni toplumlar için zorunlu ve mutlak sayan İslam dininin; dayatmacı değil, toplumsal koşulların değişimine bağlı olarak ileri yönde açılımlara, eleştiriye açık/reformcu olduğu yorumu. Dinin toplumsal düzenlenişe ilişkin kurallarının demokratik olduğu ve dinin demokrasiyi savunduğu ve gericiliğin İslam dinine atfedildiği iddiası. Tarihsel olguları görmezden gelerek, İslam dininin barışçı olduğuna ilişkin yorumlar. vb. Örnekler çoğaltılabilir.) Burjuva sol partileri, ideologları, yazar-çizer takımı; İslam dini siyasasının, tarikatların “şeyh” olarak ilan ettiği ve adına türbeler inşa ettirdiği adamların konumunu sorgulamayı akıllarından geçirmiyorlar ve yüzyıllardır emekçi halkın uyutulmasında rol oynayan bu zatların şeyhliklerini kabul ediyorlar ama ne gariptir ki, bugün efendilerinin açtığı yolda yürüyen zamane “şeyhleri” sahtekar olarak ilan ediyorlar. Burjuva sol siyasetin trajedisi budur. Kuruluşundan bugüne, Türkiye cumhuriyet devletinin, dinci gericiliğe karşı politikasına yön veren bu yaklaşımdır. Türkiye de burjuva sol; İslam dinine has olmayan vasıfları İslam dinine yakıştırarak; gerçek anlamda İslam dininin önerdiği toplumsal yaşam tarzını dillendiren tarikatları ve siyasi partileri, İslam dışı tutum içerisine girmekle suçladı. Ancak her dönemde bu silah kaçınılmaz olarak geri tepti ve bu sanal politika, tarikatların, din referanslı partilerin elini güçlendirdi.
TÜRKİYE’DE DEVLET DİNİ İDEOLOJİK GÜÇ OLARAK KULLANDI
T.C devleti tarihinin hiçbir döneminde "din" karşıtı bir eylemlilik içerisinde olmadı. Burjuva devlet, kapitalist sistemin bekası için dini ideolojik bir argüman olarak kullanırken; İslam dinine ait önemli kuralları ve "toplumsal olayları " algılama yöntemini ve toplumu "terbiye" etme disiplinlerini içselleştirdi. İslam dininin toplum tarafından içselleştirilmiş konumunu reddetmedi aksine bu durumu kutsadı. Dinin Türkleştirilmesi ise; Türk burjuvazisinin pazar egemenliği için bir gereklilikti ve burjuva devlet bu zorunluluk nedeniyle "İslam dininin" Arap milliyetçiliğini yücelten niteliğinden arındırma işine girişti. Toplum Türkleştirilmiş İslam dininin tüm emir ve kurallarını yaşamının odağına koyma konusunda olabildiğince özgürdü. Devlet "yeni" burjuva elit tarafından yönetiliyordu. Geleneksel yöneticiler ise toplumun içinde yapılanarak ve din eksenli örgütler (tarikatlar) vasıtasıyla otoritelerini sürdürdüler. Bu yöneticiler arasında adı konulmamış bir konsensüs vardı; Resmi kurumlar "yeni" kadrolara; toplumun "sivil" kurumları "din" önderlerine (tarikat şeyhlerine) kaldı. Devletin resmi kurumu olan Diyanet işleri dairesinin görevi ise, bu iki güç arasında ideolojik alışverişin gerçekleşmesini sağlamak oldu. Bu olgu Devlet ile tarikatlar arasındaki adı konulmamış uzlaşmanın "resmiyet" kazanmasının ifade biçimidir. Erkler arasındaki güçler dengesi toplumsal ilişkinin biçimini belirler oldu. Herhangi bir camiye atanan imamın, o bölgedeki cemaat önderinden de onay alması zorunluluktu. Çünkü, bu uzlaşma olmadığı taktirde, imamın o bölgede görev yapması zorlaşırdı. Durum şöyle açıklanabilir; cami bir devlet kurumu, imam da devlet memuru idi, ama aynı zamanda camii dinin evi, imamda dinin ideologuydu. Camiye giden cemaat resmen devlete, ama ruhen dine ve çoğunlukla o bölgedeki tarikata bağlıydı.
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı devletle din arasında kurulan temel ilişki biçimi değişmedi. Din devlet eliyle yaygınlaştırılan ve devletin ideolojik dayanağı olan bir kurum oldu. Türkiye cumhuriyeti devleti ile din arasındaki ilişki laik bir nitelik kazanamadı ve dolayısıyla; Türkiye de, devletçi, milliyetçi, militarizm yanlısı, elitçi, burjuva sol parti yandaşlarının ne kadar laikliğin savunucusu oldukları da kuşkuludur. Ki burjuva sol partilerin hükümet oldukları dönemde, Türkiye’nin, o çok sözü edilen "çağdaş uygarlık seviyesine" varma, demokrasiye ulaşma yolunda atılımlar gerçekleştiremediği de (Ki bunu gerçekleştirmeleri olanaksızdır.) bilinen bir olgudur. Burjuva cumhuriyetinin bu yapılanma ve ilişki biçimi, AKP’nin, muhalefet iken kullandığı düzen dışı söylemini hükümet olduktan sonra terk ederek, devletçi vasfını güçlendirip içselleştirmesini kolaylaştırdı.
Türkiye’de; dinin devlet eliyle yaygınlaştırılması doğrultusunda tüm hükümetler görev aldılar. Bu gerçeklik nedeniyle; İslam referanslı burjuva partiler, muhalefet iken "düzeni değiştirici" görüntü verseler de; hükümet olduktan sonra, devletle din arasındaki ilişki nedeniyle sıkı "devletçi" oldular. Dün MC hükümetleri ne kadar devletçi ise, bugün dönemsel ve zahiri farklılıklar gösterse de AKP hükümeti de aynı oranda devletçidir. Bugün CHP’nin, siyasi propaganda malzemesi yapmak için AKP yi "düzen dışı" parti olarak göstermesi abestir. AKP’nin "hükümet " olarak yaptıklarının, burjuva sol ve sağ partilerinin yaptıklarından pek farkı yoktur. AKP hükümet olduktan sonra, kitleleri kazanmak için kullandığı “din” eksenli söylemleri, gereksinimi kalmadığı ölçüde terk etti. Türban sorununun ısıtılarak gündeme getirilmesi “şeriatçı” destekçilerin ağzına sürülen bir kaşık baldır. AKP bunu yapmak zorundadır. Çünkü “Düzen içi parti” olma durumu; şeriatçı grup ve örgütlerin öfkesini üzerine çekiyor. AKP önderleri, düzen içi konumlarını güçlendirirken; İslam cephesinin, çocukluk hastalığına tutulmuş “Müslüman kardeşlerini” de avutmayı, diğer bir ifadeyle, “kuşları ürkütmemeği” çıkarlarına uygun görüyorlar. AKP’nin hükümet olduktan sonra, muhalefet iken ilişki kurduğu İslam şeriatçısı gruplarla (Ki bu gruplar gerçek anlamda İslam dininin yüklediği ideolojik ve siyasi yükümlükleri üstlenen düzen dışı partilerdir.) arasına mesafe koyduğu açıktır. Kaba bir benzetme yapacak olursak, denilebilir ki; CHP ile Komünist Partiler arasındaki ilişki ve yakınlık ne kadarsa; AKP ile İslamcı şeriat örgütleri arasındaki ilişki ve yakınlık da aynıdır.
Diğer yanıyla belirtmek gerekirse; İslam dinini yorumlama noktasında; AKP, İslami şeriat örgütlerinden daha çok, burjuva devletçi, milliyetçi partilere yakın durmaktadır.
DİN REFERANSILI PARTİ CUMHURİYETİN ASLİ UNSURUDUR
AKP hükümetini "düzen dışı", "devlet dışı" olarak görmek yanılgısının; emekçilerin hatta "sosyalist sol" partilerin, kitle örgütlerinin, "devletçi" özlerinin depreşmesini sağladığı ve burjuva sol politikaların peşine takılmasına yol açtığı; daha açık biçimde "devletçiliği" savunma noktasına varmalarına vesile olduğu doğrudur. Bu toplumsal gruplar, Türkiye cumhuriyeti devletinin burjuva demokratik kurum ve uygulama tarzını içselleştirmiş olduğu varsayımından hareketle; AKP hükümetinin "bu demokratik cumhuriyeti ortadan kaldırma eylemine kalkışıyor" türü bir yanılsamalı yaklaşım içerisindedirler. Oysa Türkiye cumhuriyeti devleti tarihinin hiçbir döneminde, burjuva demokratik bir devlet olmadı. Türkiye cumhuriyeti devleti; işçi sınıfının ve emekçilerin "ilerici" gücüyle ve mücadelesi ile kısıtlı ilerleme sağlamış ancak burjuva devlet kurumları tarafından, sulandırılmış, yozlaştırılmış bir “demokrasi” oldu. Bu kısıtlı “demokrasi” dahi askeri darbelerle rafa kaldırıldı. Halkın iradesi ile kurulmayan ve yönetilmeyen cumhuriyet; halka rağmen devletin militarist aygıtı tarafından korunuyor ve kollanıyor durumdadır. Türklük, bayrak, cumhuriyetin kurucu önderi ve diğer cumhuriyet değerleri yasalarla korunmaya muhtaç olduğu kanaatiyle ve halkın bu değerleri benimsemesinden duyulan kuşku ile burjuva hukuku biçimlendirildi. Devletin kurucu ve kollayıcı mührünü elinde tutan zevata devredilmek kaydı ve şartıyla egemenlik kağıt üstünde milletin sayıldı. Halkın, cumhuriyet değerlerini terk edeceğine ve hatta cumhuriyete ihanet edeciğine ilişkin derin kaygılar; egemenliğin halk adına “devlet aygıtları” tarafından kullanılmasına gerekçe sayıldı. Halk, burjuva düzen karşıtı akımların etkisine girecek kadar zayıf ve basiretsizdi ve halkı, ideolojik/siyasi iç ve dış tehlikeden korumak için düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü yasaklandı. Burjuva devlet, daha kuruluşundan itibaren komşu düşmanlara ve iç hainlere karşı her an tetikte ve eli sopalı biçimlendirildi. Böylesi bir devlet yapısı, “normal” dönemlerde din ve faşizm referanslı partilerin içerisinde yer aldığı hükümetlerin ve “düzenin krizi” halinde ise "askeri cuntaların" kurulmasına uygundur. Din referanslı partiler de, burjuva sol, liberal ve faşist partiler kadar burjuva düzen partileridir ve cumhuriyetin asli unsurudurlar. Türkiye cumhuriyeti yapısal olarak; çağdaş "toplum örgütlenmesine" karşı direnç gösteren kurumları ve ideolojik donanımı içerisinde barındıran; daha doğrusu özsel olarak çağdaş burjuva düzen dinamiklerini içselleştirememiş bir burjuva devlettir. Dolayısıyla toplumun bugün “karanlık içerisinde” oluşu yeni bir olgu değildir. "Burjuva aydınlanma hareketinin" durdurulması yalnızca AKP hükümeti dönemine mal edilemez. Türkiye'de dinci siyasanın gelişmesinde; T.C devletinin yapısal durumu ve cumhuriyetin biçimlenişinin sağladığı olanakların, bu cumhuriyetin "kurucusu, kollayıcısı koruyucusu" ve cumhuriyetçi partilerin sırtını yasladığı ordunun gerçekleştirdiği darbelerin rolünü unutmak, ölümcül hatadır. Bu yaklaşım kırk katır yerine kırk satıra razı olmaktır. Karanlığa karşı olmak; karanlığın gerçek nedenleri bilmek ve o nedenleri bertaraf etmek için mücadele etmek demektir. AKP hükümetine karşıt olma adına, onun ortaya çıkışının temel nedeni olan burjuva devlete sırtını yaslamak; AKP'nin ekmeğine yağ sürmektir. AKP’nin düzen dışı bir parti olduğu iddiası; Türkiye cumhuriyeti devletinin dini içselleştirmesinin ve benimsemesinin, AKP türü partilerin var olma zemini olduğu gerçeği üzerinden atlamaktır.
İslam dininin, burjuva cumhuriyetle çatışmamasının ilk nedeni; devletin, dinin siyasal etkisini kabul etmesi, dinin toplumsal rolünü inkar etmemesi; toplumsal gücüne ve devlet erkine bağlı olarak ideolojik alana ilişkin iktidarını onaylamasıdır. Bu temel nedeni besleyen unsurlar ise; İslam dininin mülkiyetin elde ediliş biçimini sorgulamaması, üretim araçlarının özel mülkiyet elinde toplanması durumuna karşı çıkmaması ve hatta üretim araçlarının kapitalist tarzda mülkiyet edinmenin tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğunu kabul etmesidir. İslam şeriatı her dönemde, o döneme damgasını vuran mülkiyet ilişkilerinin kabulü üzerinden, bu ilişkilerin düzenlenişine ilişkin kurallar koyar. Bu durumla bağlantılı olarak İslam dini, devlet otoritesinin gerekliliğini kabul eder. İslam dininin devlet ve otorite karşıtlığı; İslam dininin devlet düzenine sahip olmadığı “ilk dönemine” ait bir yaklaşımdır ve İslam devlet olarak örgütlendikten sonra, devlet ve iktidar karşıtlığı tavrını terk etmiştir. Bugünde İslam şeriatçılığı, devlete değil; kendisinin olmayan devlete karşıdır. İslam dini, devletin toplum düzeni için olmazsa olmaz gereklilik olduğunu savunur. "Devletin" olmadığı toplumda anarşi olacağını vaaz eder ve İslam dini açısından en büyük düşman toplumsal anarşidir. İslam dini için anarşi din karşıtlığıdır. Bu yaklaşım dinin, egemen sınıfın devletiyle uzlaşmasının siyasi zeminini oluşturur. Ancak din ideolojidir ve her ideoloji yaşamda pratik ifadesini bulmak için toplumun örgütlenme biçimine müdahil olur, bu nedenle din kurumları ve önderleri, devletin dini kurallara göre biçimlenişini ister. “Devlet dinin dünyevi egemenliğine tabii olarak biçimlendirilmelidir” istemi bir ideal olarak her zaman ifade edilir. Kuşkusuz devlet olma istemi, toplumdaki güçler dengesine bağlı olarak değişebilmektedir. Bu güçler dengesinin başrol oyuncuları ise sınıflardır. Sınıflar çatışmasının o an ki denge durumuna bağlı olarak; din de toplumsal siyasanın belirlenmesinde "gücü oranında" rol kapar. Gücü, idealinin gerçekleşmesini olanaklı kılmadığı yerde, var olan devleti kutsar ve emrine girer. Diğer yandan, dinin Köleci toplumda farklı, feodal toplumda farklı ve burjuva toplumda farklı rol alması ve konumlanma biçiminin farklılaşması doğrudan topluma egemen olan, o anki üretim tarzına bağlıdır.
Burjuva devletin siyasanın belirlenmesinde; milli argümanların ön planda rol alması kaçınılmazdır. Burjuvazi için bu hayati bir tercihtir. Devletin asıl rengini de bu milli unsurların vermesi zorunluluktur. Kuşkusuz din kurumları bu duruma uygun olarak erk paylaşım sofrasında yerlerini alırlar. Burjuva devletin kurulma ve sürdürülme sürecinin İslam dinini etkilememesi düşünülemez. Bugün İslam şeriatı ile yönetilen ülkelerin, yönetim biçimlerinin dahi birbirinden farklı özellikler göstermesi, doğrudan o ülkede burjuva milli unsurlarla dinin kaynaşma derecesine, uzlaşma zorunluluğu seviyesine bağlıdır. Doğal olarak, doğrudan din devleti olmayan ülkeler de, dinin milli renklere bürünmesi daha olanaklıdır. Milli renklere bürünmesi aynı zamanda dinin, burjuva devletin ideolojik unsuru olmasını ifade eder.
Bugün, toplum siyasasını İslam şeriatı ile biçimlendiren ülkelerde; İslam dinine "özgün" bir üretim tarzının olduğundan söz edilemez. Bu ülkeler de genel olarak kapitalist üretim tarzı vardır ve egemendir. Bu üretim tarzına bağlı olarak var olan sınıflar, doğrudan bu üretim tarzının kendilerine sağladığı konumlanışla siyasayı etkilemektedirler. Şeriatçı bir ülkede ki siyasal farklılaşma da son tahlil de bu sınıfsal farklılaşmanın ürünüdür. Siyaset son tahlilde mülkiyet ilişkilerinin ifadesidir. Din devleti, patronu işçi, işçiyi patron yapmaz. Bu iki sınıfın var olma olanaklarına ve biçimine müdahale etmez, Din sınıfları birbirine eşitlemez; kapitalist ve feodal sınıfın, işçileri, köylüleri sömürüsünü engellemez. Yapabileceğinin en iyisini yapar; namaz sırasında aynı safta yer alan azınlık beylerin, çoğunluk köleleri sömürdüğü ve ezdiği gerçeğinin üzerini kutsal örtüyle kapatır. İdeolojik bir araç olan din; doğrudan üretim ilişkilerine bağlı sınıflar arası çatışmayı yok edemez. Asıl olarak da toplumsal siyasanın gerçek rengini bu çatışma verir. Din ideolojik bir güç olarak, gerçekleşen rengin tonunu belirler.
Kapitalist bir toplumda, din ile devlet arasında bir çatışma varmış görüntüsünü sağlayan olgu; bir toplumsal grubun, siyasi iktidar olma yolunda yürürken dini kurum ve argümanları, sırtını yaslayacağı bir "silah" olarak kullanmasıdır. Kuşkusuz bu toplumsal grubun asıl var oluşu, doğrudan o toplumdaki iktisadi farklılaşmaya tekabül eder. İktisadi çıkarlara dayanan bu ayrışma siyasi alana da yansır. Asıl olarak, İktisadi durumun yarattığı farklılığa dayanan bir siyasal grup, toplumsal erk sahibi olmaya aday duruma geldiğinde, kamusal alanda kendisine yer ister. Dolayısıyla siyasi farklılaşma ve çatışmanın asıl nedeni budur. Ancak çatışan grupların toplumu etkilemek amacıyla kullandıkları ideolojik araç ve kurumlar, işin asıl yanını gölgeleyecek kadar önemli hale gelebilir. Bu noktada toplumsal grubun siyasası farklı bir renk örtünür. Bu aldatıcı görüntü, toplumsal yanılgılara neden olur.
SOSYALİSTLERİN DİNCİ HAREKETLER KARŞISINDAKİ TAVRI
Çağdaşlığın, aydınlanmanın, demokrasinin savunucusu olmayı; devletin olagelen durumunu savunmak olduğu noktasına indirgeyerek, gelenekselleşmiş "tahsilli burjuva tavrı" gösteren bireylerin yazgısı; burjuva gericiliğinin bugünkü bir biçimi olan "dinci gericiliğe karşı" olmak adına; devletçi, milliyetçi gericiliğinin safına düşmeyi içerir. PKK’ yi ABD emperyalizmin “Büyük Ortadoğu Projesinde” rol alan aktör olarak ilan eden ve bu iddiasına dayanarak; emperyalizme karşı mücadeleyi, ulusalcı Kürt hareketinin yok edilmesi noktasına indirgeyen küçük burjuva sosyalistlerin, milliyetçi gericilikle aynı safta yürümesi kaçınılmazdır.
Sosyalist olmak, İşçi sınıfının, ezilen ve sömürülen halkların özgürlüğünün kazanılmasından yana tavır almaya doğrudan bağlıdır. Yıllardır, devletin bekası uğruna işçilerin emekçilerin en temel ve insanca yaşama haklarının feda edildiği, gasp edildiği bir ülkede, bu temel sorun ekseni dışında gerçekleşen eylem ve yaklaşımların çağdaşlık ve demokratlık sayılamayacağı bir gerçektir.
Bugün, çağdaşlığın ve sosyalizmin savunulmasının temel göstergesi, devletin, daha yoğunlaştırarak sürdürdüğü savaşa ve işçilerin, emekçilerin ekonomik demokratik, siyasi haklarının gasp edilmesine karşı güçlü sesle ayağa kalkmaktır.
Türkiye' de emekçilerin işçilerin haklarının gasp edildiği ve hatta sendikaların, kitle örgütlerinin yönetici ( Demokrat ve sendikal sosyalist !!! ) kadrolarının dahi bu gaspa ortak olduğu, ilan edilmeyen bir savaş halinin on yıllardır sürdürüldüğü ve bu savaşın siyasi ve iktisadi faturasının halka yüklendiği ve bugün de AKP hükümetinin bu genel siyaseti sürdürdüğü ve sözde "farklı" görüntü sergileseler de, bu doğrultu da AKP hükümetinin "cuntacılarla", milliyetçilerle ve burjuva cumhuriyetçi "sol"cularla aynı kulvarda yürüdüğü gerçeğinden söz edilmeden, bu gün ki siyasal sorunların adı konulamaz. Bugün “tehlikeli” görülen dinci partiler kadar sivil faşist örgütlerin de, Dünya'da ve üzerinde yaşadığımız coğrafyada güç kazandığı ve milliyetçiliğin, emekçilerin “kendisi için sınıf bilincini” körelten bulaşıcı bir hastalık olduğu açıktır. Dinsel ve milli değerler, devletin ve siyasi kurumların ideolojik payandasıdır ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan beri, dini kurumların etkinliği her alanda devlet eliyle sürdürülmektedir. Devletin iki farklı ideolojik gücü olan cami ile okulun birlikte görev yaptığını ve camiden kovulan lanetli köle sınıfın devrimci ideolojisinin, siyasetinin, okulun kapısında da içeri sokulmadığı gerçeğinin üzerinden atlayarak; devletle din arasındaki ilişkiyi, gerçek durumuyla kavramak olanaksızdır.
Din ile burjuva cumhuriyet değerleri arasındaki sanal didişme, işçi sınıfının devrimci bilinç edinmesinin önünü tıkamaktadır. Ezilen ve sömürülen emekçilerin kurtuluşunun gerçekleşebilir olduğu ve ezilenlerin özgürlüğünü kendi savaşımlarıyla kazanılacağı fikrinin üzerini örten ve karartan bu tali çelişkidir.
Karanlığın gerçek nedenlerini bilmeyenler ya da bilinmesini istemeyenler; her dönemde, ışık araçlarından yoksunluğu karanlığın gerekçesi olarak ilan ettiler. Oysa ışık vericiler, karanlığa karşı geçici, lokal çözüm araçlarıdır ve yanıltıcıdırlar. Burjuva "aydınlanma" politikalarının, genel toplumsal yanılsamanın üzerini örtmesi kaçınılmazdır. Bir avize ne kadar yoğun ışık saçarsa saçsın Güneş ışığının yerini tutamaz. Güneş hem gerçek anlamda aydınlatır ve hem de hayatı yeniler. Gerçek anlamda karanlıktan kurtulmak ve yeni bir yaşama ulaşmak isteyenlerin Güneş’e çıkması zorunluluktur
Kapitalizmin karanlığından aydınlığa çıkmanın adı sosyalizmdir.
mart-2008