ana sayfa
kimiz
ne istiyoruz
e-kütüphane
Haber Duyuru
Prof. Dr. Ayhan Çıkın
Prof. Dr. Hasan Gürak
Prof. Dr. Özer Ozankaya
Babür Pınar
Resul Üstün
Mehmet kadir
Seval Deniz Karahaliloğlu
görüş/analiz
linkler
forum
yahoo grup
İlyas Halil Özel Sayısı 01 İlyas Halil Özel Sayısı 01
duvardi e-dergisi sayı 5 duvardibi
sayı 5
 
           
           
12 EYLÜL DARBESİ
           

O ŞİMDİ RESSAM

12 Eylül askeri rejiminin siyasal ve ekonomik köklerini yalnızca, 1970-1980 arasındaki dönemde aramak eksik ve yanlış olur. Yaşanan dönemin kökleri 1950’lere kadar dayanıyor. Daha da ötede, 1919-1923 burjuva “ulusal kurtuluş” hareketinin politik öncülerinin burjuva demokratik devrimin görevlerini yerine getirmeyerek toprak ağaları ile ittifakını güçlendirmesi, siyasal iktidarı ele geçiren burjuvazinin toprak devriminde çakılıp kalarak, burjuva devrime ihanet etmesi, dolayısıyla da siyasal demokrasinin cılız ve güçsüz yapılanması; diğer yandan burjuvazinin ekonomik güçsüzlüğü nedeniyle burjuva devlet aygıtının önemli bir güç olarak iktisadi rol yüklenmesi; ekonomik bağımsızlığın tam kazanılmamasının siyasal bağımsızlığı da zedelemesi; kapitalizmin cılız gelişmesine koşut olarak işçi sınıfının ve çalışan yığınların toplumsal gelişmede belirleyici ve aktif bir güç olarak yerini alamaması, varolan gücünün de burjuvazi tarafından dizginlenmesi ve dolayısıyla güçlü bir demokrasi geleneğinin oluşamaması; Türkiye’de askeri diktatörlüklerin kurulmasında rol oynayan faktörlerdir. Bütün bu olgular, 2. emperyalist paylaşım savaşı sonrası, emperyalist-kapitalist sistem içerisinde meydana gelen değişmeler, emperyalist ülkelerle, yarı sömürge ve sömürge ülkeler arasındaki yeni mali ve siyasi ilişkiler ile birlikte önemli birer faktör olarak, devleti biçimlendirdi. Kuşkusuz askeri diktatörlüklerin kurulmasında ve askeri diktatörlüklerin geri çekilmesinde rol oynayan ana unsur, sınıflararası çatışmanın vardığı boyut ve çatışan sınıflar arasında gerçekleşen güçler dengesidir. Toplum; yetkililerin isteğiyle (bir sınıfın ya da bir hükümetin isteğiyle) her türlü değişikliğe izin veren ve gelişigüzel doğan ve gelişen, mekanik, bireyler toplamı değildir. Bu nedenledir ki, bir toplumda meydana gelen siyasal değişimi ve gelişmeleri yalnızca bir sınıfın ya da bir grubun, ya da diğer ülkelerin istemine bağlı olarak ele almak; yanlış ve yanlış olduğu kadarda zararlı sonuçlara yolaçan bir eğilimdir.

Türkiye’de askeri diktatörlükler; emperyalizmin genel bunalımlarına bağlı olarak, kapitalizmin dönemsel krizinin yol açtığı, sınıflararası siyasal çatışmanın vardığı aşamaya tekabül etti. Bu aynı zamanda, devletin parlamenter cumhuriyette pratik-idealist anlatımını bulamadığı durumdur. Askeri diktatörlükler, genellikle burjuva parti ve siyasi grupların program ve eylemlerinin, o günün toplumsal koşullarıyla uyum sağlamadığı, yaşanan sürecin sorunlarının politik hallinin burjuva partilerinin boyunu aştığı, yönetilenlerin hoşnutsuzluğunun arttığı ve kapitalist yol dışında bir yol arayan eğilimlerin ortaya çıktığı dönemlerde başvurulan bir yönetim biçimi oldu. Bu durum, askeri diktatörlüklerin bir önceki hükümet ve burjuva partilere karşı da tavır almasını gerekli kıldı. Askeri diktatörlükler “meşrulaşmak” için bu karşı tavrı geliştirmek zorunda kaldılar.

Farklı dönemlerde ve farklı toplumsal koşullarda sahneye çıkan askeri diktatörlüklerin birbirlerinden biçimsel farklılıklar göstermesi doğaldır. Maddi koşulların üzerinde yükselen sınıfsal çatışmanın o andaki güçler dengesi bu farklılıkların oluşumunun temelini yaratırlar. Kapitalizmin gelişmesinin henüz ilk aşamasında, küçük burjuva muhalefetin hoşnutsuzluğunun tekelci iktisadi düzene karşı eylemlere yöneldiği, kapitalizmin o anki gelişme derecesine bağlı olarak, işçi sınıfı hareketinin henüz örgütlü olmadığı, güçsüz olduğu, siyasal kurumların yapısının, kapitalizmin –bağımlı da olsa- gelişmesinin önünde engel oluşturduğu 1960’larda kurulan askeri diktatörlüğün biçimi ile; tekelci burjuvazinin kesin egemenliğinin oluştuğu, kapitalizmin gelişmesine koşut olarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, çalışan yığınlarla burjuvazinin açık çatışmaya yöneldiği, siyasal kurumların yapısının, o anki ekonomik gelişmenin derecesine denk düşmediği, deyim yerindeyse, siyasal yapının “bol geldiği” 1980’lerde kurulan askeri diktatörlüğün biçimi ve işleyişi arasında farklılıkların olması kaçınılmazdır. Genel olarak denilebilir ki, 1960 askeri diktası, burjuva siyasal sınırlarının genişletilmesini sağlarken, 1971-1980 askeri diktaları, tam tersine, genişletilen burjuva siyasal rejimin sınırlarını daralttı.

Biçimsel farklılıklarına rağmen, askeri diktatörlüklerin ortak özelliği, tümünün, siyasi rejimin yeniden organizasyonu için gereken müdahalenin devletin militarist gücü tarafından gerçekleştirilerek devletin yeniden biçimlendirilmiş olmasıdır. Sözde demokrasi ereğine(!) rağmen 1960 askeri diktası da, var olan parlamenter sistemin kurumlarına karşı duruşuyla –yığınların muhalefetine karşın- DP hükümetine ve partisine karşı giriştiği eylemiyle; devletin yeniden organizasyonunu sağlayan militarist yönetim özelliğini gösterir. 27 Mayıs diktasının ana hedefi, kapitalizmin gelişmesinin yolunu açmaktır. Askeri diktatörlüklerin açık baskıcı karakterinin ölçütü; onun yalnızca komünistlere, devrimcilere ve demokratlara saldıran bir güç olması değildir. Faşizmden burjuva demokrasisine kadar tüm kapitalist devlet biçimleri, örtülü ya da açık, işçiler ve çalışan yığınlar üzerinde baskı unsuru olma özelliğini gösterir. Ancak askeri diktaların ve faşizmin, genel anlamda açık baskıcı devlet biçimi olmasının ölçütü, bu devlet biçimlerinin, burjuva demokrasisinin ve burjuva yasallığının inkarına yönelmesidir. Amacı ve yönelimi, yeniden burjuva parlamenter sistemini inşa etmek olsa da bu kural değişmez. Askeri darbeler demokrasinin inkarı da olsa; gerekçesi, burjuva devletin tahkimi ve yeniden organizasyonudur. Darbeler devlete karşı bir eylem değil doğrudan demokrasi ve sosyalizm güçlerine karşı silahlı eylem hareketidir.

Askeri diktatörlüklerin biçimini, askeri dikta rejiminin denk düştüğü dönemin siyasi, entelektüel ve hatta bireysel ilişkileri etkiler. Ancak askeri diktaların biçimini ve diktaların arasında ki farklılıkları belirleyen son tahlilde o toplumda var olan maddi, ekonomik ilişkilerdir.

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, özellikle 1950’ler sonrasında başlayan yoğun sermaye ihracı, Türkiye’de bağımlı kapitalizmin gelişmesini hızlandırdı. Türkiye, askeri ve mali yardımlar ve bağlantılarla başlayan bu sürecin sonunda ABD emperyalizminin askeri ve mali sömürgesi durumuna geldi. Ekonomik yapıdaki bu gelişme, siyasal yapıda da yeni gelişim ve değişimlerin zeminini oluşturdu. Siyasal kurumlar değişme ya da yok olmanın eşiğine geldi. Kapitalizmin hızla gelişmesi, bu gelişme çizgisine özgü sınıfsal çatışmaları, siyasal sarsıntıları ve istemleri de beraberinde getirdi. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile siyasi yapı, ekonomik gelişmeye uygun olarak yeniden düzenlendi. Kuşkusuz bu yeniden düzenleme kapitalizmin yolunu açtı. Siyasal yapıdaki bu düzenleme, aynı zamanda, işçilere ve çalışan yığınlara siyasi ve demokratik kazanımlar sağladı. İşçi sınıfının burjuvaziden bağlarını kopararak karşısına bir sınıf olarak geçmesinin yolu açıldı.

Türkiye 1960’lar sonrası hızla bir ekonomik büyüme sürecine girdi. DPT’ce yayınlanan... TİSSİ’nin (Türkiye İmalat Sanayiinde Sermaye ve İşgücü) verilerine göre Türkiye imalat sanayiinin sermaye verimliliği “net artık sabit sermaye stoku” oranı kamu kesimi için 1968 yılına kadar artış göstermiş, bu yıldan sonra ise düşüş göstermiştir. Bu oranın cari fiyatlarla 1965’de 52.8 olan değeri 1968’de 68.2’ye çıkmıştır.

Görülen o ki, 1950’lerde yoğun sermaye ihracıyla başlayan ekonomik gelişmenin önündeki siyasal tıkanıklık, 1960 askeri darbesi ile giderildi. Alınan ekonomik ve siyasi tedbirlerle sermayenin verimliliği oranı arttı; kapitalizmin gelişmesinin doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak, ülke ekonomisi krize düştüğü zaman, 1960 askeri darbesi ile kurulan siyasi yapının reddine yönelen bir askeri diktanın kurulması yeniden gündeme geldi. 12 mart darbesi sonucu yapılan düzenlemelerle geçici istikrarın sağlanmasına rağmen, kapitalizmin yeni bir krizin gündeme gelmesi engellenemedi. 1978 yılında derinleşen kriz son üç yılda had safhaya ulaşarak, 1980 askeri diktatörlüğüne yolaçan toplumsal sarsıntıyı yarattı.

Türkiye Odalar Birliği verilerine göre; "1968-1978 yılları arasında sermaye tutarı 368 milyon lira olan 883 firma ve sadece 1978 yılında ise sermayesi 124 milyon olan 77 firma iflas etmiş, 1978’de iflasa uğrayan sermaye 1977’ye göre %3.36’lık bir artış göstermiştir. Henüz iflas etmemiş ama iflasın eşiğinde bulunan ve alacaklarının çoğunluğu ile yaptığı anlaşma sonucu ödeyeceği borcu belirleyen (konkordato talep eden) firma sayısı ise 1968-1978 yılları arasında 468 olarak saptanmıştır. Bu tür firmaların sermaye tutarı 257.5 milyon TL’dir. Bu konumdaki firmalar, 1978 de 1977’ye oranla %325’lik artış göstermiştir."

"Son üç yılda kriz, tüm yıkıcı etkisiyle kendisini göstermiştir, enerjide, döviz olanaklarının paylaşımında kıyasıya çekişmeler olmuş, bu olanaklardan nasiplenemeyen küçük ve orta firmaların çöküşü hızlanmış, düşük kapasiteler gerekçe gösterilerek işçi çıkarmalara (tensikatlara) sık sık başvurulmuştur. Elde edilen verilere göre 1978’de belirlenebilen 584 işyerinde 37.405 kişi işten çıkarılmış, 1979’da ise 111 işyerinde 32.326 işçinin işine son verildiği saptanmıştır." (DİSK Araştırma Enstitüsü, Ekonomik Rapor 78, Ank. 1979, S. 85)

Özellikle yarı sömürge ülkelerde kapitalizmin bunalımının ağırlaşması, krize düşmesi, parlamenter cumhuriyetlerin kesintiye uğramasının zeminini yaratmaktadır. Yarı sömürge ülkelerde kapitalizmin bağımlılığın ağırlaşması ne kadar kaçınılmazsa, bu ülkelerde, farklı şekillerde de olsa, parlamenter cumhuriyetlerin kesintiye uğramasının temelinin oluşması da o kadar kaçınılmazdır. Ancak bu toplumsal temelin var olması; mutlak olarak, askeri diktatörlüklerin kurulacağı anlamına gelmez. Askeri diktatörlüklerin kurulması kapitalizmin krizinin yanısıra, sözkonusu ülkelerdeki sınıflar çatışmasının durumu ile de ilgilidir.

12 Mart askeri cuntasının siyasal düzenlemeleri sonunda yeniden kurulan “kısıtlı burjuva demokrasisinin” sınırlarının daha da daraltılması, kapitalizmin genel bunalımının sorunlarına çözüm getiremedi. İşçi sınıfının ve çalışan yığınların muhalefeti tekelci burjuvazinin nefesini daralttı. Grevler, işgaller, öğrenci eylemleri 1978 sonrasında gözle görülür bir artış gösterdi. Burjuva rejimin ilk tedbiri sıkıyönetim oldu. Politik gelişmelerin boyutları siyasi partilerin ve hükümetlerin boyunu aştı. Parlamenter çözümlerin hemen hemen tamamı denendi. 1979’un başlarında siyasal kriz had safhaya vardığından askerler arasında yeni alternatifler aranmaya başlanmıştı bile. 1980’in başlarında tekelci burjuvazi 24 Ocak kararlarının siyasal elbisesinin dikilmesini istediklerinde, generaller de hazırlıklarını tamamlamışlardı. İlk ikaz verildiğinde, siyasal kriz; burjuva partilerin bu ikaza kulak vermesini engelleyecek kadar sağır ediciydi. Sosyalist hareketlerin ve özellikle işçi sınıfının iktidara yürüyecek güçte olmaması ve siyasal iktidardaki duyulabilir boşluğun burjuva partiler ve hükümetçe doldurulamamasının yarattığı fırsatı kollayan generaller cuntası, 12 Eylül’de siyasi iktidara el koyduğu zaman iş işten geçmişti. Sosyalist hareketler ve burjuva partileri bu yazgı önünde boyun eğmek durumunda kaldılar.

12 Eylül darbesiyle generaller cuntası nöbeti tekelci burjuvazi adına devraldı; ipi büyük sermayenin elinde, burjuva demokratik kurumları lağvetti. Generaller cuntası, siyasal programını, silah zoruyla uygulamaya soktu. Yasal yollardan, parlamenter cumhuriyette uygulanamayan bu program, askeri diktatörlükçe uygulandı. Anayasa ve parlamento lağvedildi. Siyasi partiler kapatıldı. Muhalif işçi sendikaları, demokratik kitle örgütleri kapatılmakla kalmadı; yöneticileri ve üyeleri uydurma kanıtlarla hapsedildi. İşçi partileri ve sosyalist gruplar üzerine düzenli ve azgın saldırılar düzenlendi. Grevler ve toplantılar yasaklandı. Burjuvazinin azami kârını sağlayacak bütün siyasal ve hukuksal eylemler gerçekleştirildi. Tekelci burjuvazinin bu silahlı gücü, gene burjuvazi tarafından çizilmiş olan burjuva demokrasisinin sınırlarını çiğnedi.

Generaller cuntası, ABD emperyalizminin siyasi gericiliğinden ve uluslararası saldırı politikalarından güç aldı. ABD emperyalizmi, Ortadoğu’daki sömürge halklara, ulusal kurtuluş hareketlerine ve sosyalist ülkelere karşı jandarmalık görevini askeri cunta rejimine verdi. ABD emperyalizmine sırtını yaslayan tekelci burjuvazinin bu dizginsiz gücü görevini "layıkıyla" yerine getirdi. “Bölgeye ait hiçbir planın Türkiye’yi hesaba katmadan gerçekleştirilemeyeceğini” söyleyen orgeneral Güneralp ”Türk silahlı kuvvetlerinin modern araç ve gerece ihtiyacı vardır, NATO bunları süratle karşılamalıdır” diyerek bu görev için silahlanmak gerektiğini vurguladı. Özellikle 1960’lar sonrası, yarı sömürge ülkeler için uygulanabilir bir devlet biçimi olarak düşünülen ve birçok ülkede kurulan askeri diktatörlük, Türkiye’de de kurulunca, ABD emperyalizminden gerekli desteği ve ilgiyi gördü.

Generaller cuntası, bir yandan diğer uluslara karşı ulusal düşmanlığı körüklerken, diğer yandan parlamenter cumhuriyeti, işçi sınıfı hareketini ve bireysel terörizmi, ekonomik ve siyasi krizin nedeni olarak gösterdi. 12 Eylül öncesi bütün eylemleri ve kurumları “kötülemek” adeta alışkanlık haline geldi. İşçilerin ve çalışan yığınların gözlerini, kapitalizmin ekonomik ve siyasi iflasından uzak tutmak için ve diktatörlüğün burjuva özünü çalışan yığınlardan gizlemek için ilgiyi teröre çekti. Generaller cuntası 12 Eylüle kadar sivil faşist çetelerle devrimciler arasındaki çatışmaları terör sayarken; 12 Eylül sonrası, yüzlerce devrimcinin, demokratın, devletin terör örgütlerince kurşuna dizilmesini, kaybolan insanları, insanlık dışı işkenceleri terör saymama ikiyüzlülüğünü gösterdi. Sivil faşist çetelerin o güne kadar düzenlediği katliamların üzerine sünger çekilerek birkaç göstermelik cezayla, kapitalizmin bu haşarı çocuklarının kulakları çekildi. Bütün eylem ve program “Atatürkçülük” ile yaldızlandı. Generaller burjuva sistemin tüm ideolojik argümanlarını kullandı. Milliyetçilik yanında dincilikte önemli bir unsur olarak siyasi iktidarın cilalanması ve kitlelerin askeri rejim politikalarını benimsenmesi için kullanıldı. Tüm dini ritüeller devletin emrine sokuldu. Siyasi gereksinimle önü açılan dinin halk üzerindeki "avutucu" etkisi daha da arttı. Din ve Atatürkçülük, aynı anda Askeri diktatörlüğün ideolojik çimentosu oldu. Toplumsal sorunların pratik çözümü zamanı gelince, cuntanın bu arabesk söylemi çıkmaza girdi. Siyasal ve ekonomik değişimlerin yarattığı olgular ordu içinde çeşitli eğilimlerin uç vermesine zemin hazırladı. Açık olarak görülen askeri diktatörlüklerin bütünleşmiş bir siyasi, ideolojik blok oluşturamadığıdır. Bu , askeri diktatörlükleri faşist diktatörlüklerden ayıran önemli bir farktır.

Askeri diktatörlük, 12 Eylül öncesi varolan siyasi partileri ekarte ederek –siyasi partilerin zedelenmiş itibarlarını göz önünde bulundurarak- burjuva grup ve partilerle işbirliğine gitmeden kuruldu. Bu “tarafsız”(!) görünümüyle generaller cuntası çalışan sınıfların hayırhah desteğini yanına aldı. Sosyalistler işçi sınıfına önderlik etme gücünü ve yeteneğini gösteremeyince, halk yığınları sosyal demokrat önderlere sadık kalarak, onların peşinden sürüklendi ve teslim oldu. Düzen içi siyasi parti ve örgütlerle organik-pratik ilişkisinin olmaması, askeri diktatörlüğün örgütlü bir kitle desteğinden yoksun kalmasını da beraberinde getirdi. Sokağı denetim altına alacak sivil çetelere sahip olmayan askeri cunta, bütün saldırılarını devletin resmi silahlı güçlerine dayanarak düzenledi. Ordunun bu saldırılarla “prestijinin” sarsılmasından yana olmayan cunta şefleri, kitlelerin örgütlü desteğini kazanmak için gerekli çalışmaları kısa süre içerisinde başlattı. Bu doğrultuda siyasi parti ve sivil örgütler kurma hazırlıklarına girişti. Ancak bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Faşist diktatörlüklerden farklı olarak, askeri diktatörlüklerin, kurulmadan önce örgütlü kitle desteğini oluşturamadıkları ve kurulduktan sonra da, kısa süre içinde bu desteği sağlamayı başaramadıkları gerçeği görüldü.

Yaşanan ekonomik ve siyasi krizin maddi ve manevi yükünü büyük oranda işçi sınıfı omuzladı. Ekonomik-demokratik ve siyasi hakları gaspedilen işçiler, burjuvazinin kendilerine diktiği elbiseyi silahların gölgesi altında giydiler. 1980 sonrası reel ücretlerdeki düşüş, 1973-1980 yılları arasındaki reel ücretlerdeki düşüşe oranla daha fazla oldu. Enflasyon oranı hızla arttı. Buna karşılık tekel kârlarını artışı azami hızına ulaştı. Gelir dağılımındaki uçurum büyüdü. Çalışan yığınların cebinden çalınan paralar büyük şirketlerin iflastan kurtarılmasında harcandı. Generaller siyasi iktidarın olanaklarını kullanarak iktisadi alanda büyük çıkarlar elde ettiler. Bu dönemde OYAK iktisadi bir güç olarak tekeller sofrasına oturdu.

Askeri diktatörlüğün, tek yanlı saldırıyla demokrasi güçlerini bertaraf etmesi, olabilecek açık çatışmayı –iç savaşı- geçici olarak ertelemesi ve diğer yandan kurumsal sürekliliğini sağlayacak örgütlü kitle desteğini oluşturamaması ordu içerisindeki siyasi çelişkilerin günyüzüne çıkması, uluslararası demokratik güçlerin demokratik zorlaması, yarı sömürge ülkelerdeki askeri diktatörlüklerin yıkılmasının yarattığı korku ve moral bozukluğu, burjuva parti ve grupların yeni alternatiflerle ortaya çıkması, bütün bu öznel koşullar, nesnel koşulların yanısıra parlamenter cumhuriyete geçişin zeminini oluşturdu. 1982 yılının başlarında, büyük burjuvazinin, alınan ekonomik ve siyasi tedbirlere bağlı olarak, dönemsel krizini atlatması ve bu krizin içinden daha da güçlenerek çıkması ve en önemlisi, askeri diktatörlüğün üzerine oturduğu meşru toplumsal zeminin kayması, büyük burjuvazinin parlamenter cumhuriyete yönelmesine neden oldu. Ancak geçiş hiçte kolay değildi. Generaller cuntası istemeyerek ilk adımı attı. Sınırlı izinle seçilen danışma meclisi çalışmaya başladı. Bu kurum, askeri diktatörlüğün bir unsuru olarak görev yaptı. Hazırlanan anayasa buram buram militarizm kokuyordu. Anayasanın onaylanması sonucunda cuntanın başı, kendisini seçimle işbaşına gelmiş meşru devlet başkanı ilan etti.

Burjuva partilerin kurulmasına karar verildiği zaman, generaller hâlâ uzun süreli askeri diktatörlükten yanaydılar ve bütün hazırlıklar bu yönde yürütülüyordu. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Seçimler sonucunda Generaller yutkunarak bu eğilimlerini rafa kaldırdı. Hükümet ANAP'a devredildi. Generaller, bir süre sonra, görev koşulları ortadan kalkınca, siyasi iktidardan uzaklaşarak kendi köşelerine çekildiler. Cuntanın başı olana general, cumhurbaşkanlığı süresi sonunda görevini devretti ve siyasi iktidarda konumlanışı sona erdi. O şimdi ressam.

Generaller cuntasının, MDP programlı ve uzun süreli bir açık baskı diktatörlüğünü sürdürme eğilimlerinin olduğu bilen ve bunun için de, generallerin, maddi koşulların zorunlu sonucunda hükümeti ANAP’a teslim etmesine bir anlam veremeyen küçük burjuva sosyalistleri, burjuva parti, kurum ve grupları arasındaki dalaşmaya farklı anlamlar yüklediler. Kimileri, ANAP Hükümetinin siyasal ve ekonomik programını, generaller cuntasının siyasal ve ekonomik programlarından ayırt edemezken; kimileri ise ANAP Hükümetini, askeri diktatörlüğe karşı bir “burjuva muhalefet” olarak karakterize etmek saflığına düştüler. Oysa, Askeri diktatörlükten burjuva parlamenter rejime geçiş iki burjuva kurumun birbirine nöbet devridir. İki farklı devlet biçiminin (burjuva) sınıfsal özünü kavramayarak, bu iki devlet biçimini birbirine karşıt görenler için bu devir teslim sürecini anlamak bir hayli zordur.

Bütün burjuva partilerinin, kurumlarının ve gruplarının program ve eylem planlarının büyük burjuvazi tarafından çizilmesi ve denetlenmesi mümkün değildir. Ancak unutulmaması gereken hangi burjuva grubu (küçük burjuva gruplarda dahil), ya da hangi burjuva kurumu siyasi iktidarı elinde tutarsa tutsun, ekonomik erki elinde bulunduran egemen kesimin, yani tekelci burjuvazinin, önünde sonunda siyasi iktidarı elinde tutan gruba, anında veya belli bir sürecin sonunda gem vurmasının kaçınılmaz olduğudur. Yeter ki, o kurum ya da grubun programı kapitalizmin sınırlarını aşmasın; her şart altında, büyük sermaye siyasi erki elinde tutacak araçlara ve maddi güce sahiptir. Tüm burjuva devletlerin olduğu gibi askeri cuntaların gerçekliği de budur.

Toplumsal gelişmenin yasaları; burjuva siyasi parti ve kurumları arasındaki ilişkilerin ve devletin biçiminin, yalnızca burjuvazi tarafından tayin edilmediğini, aksine, sınıflar arasındaki savaşımın o andaki güçler dengesinin o ülkede, o döneme denk düşen devletin biçimini belirleyen ana unsur olduğunu gösteriyor. 12 Eylül öncesinde, büyük burjuvazinin 1977’lerden başlayarak askeri diktatörlüğü “tezgahladığını” söyleyen siyasi dar görüşlüler hâlâ var. Hâlâ toplumsal gelişmeleri bir film senaryosu ile karıştıranlar bulunuyor. Kuşkusuz; emekçi yığınların görevinin, yazılmış senaryoda belirlenen rolü oynamak olduğunu savunan bu bayların ; oyunun bozulması anlamına gelecek bir devrimci harekete inançlarını yitirmeleri ve yazgıya boyuneğmeleri kaçınılmazdır.

BABÜR PINAR

yazar ile iletişim