ana sayfa
kimiz
ne istiyoruz
e-kütüphane
Haber Duyuru
Prof. Dr. Ayhan Çıkın
Prof. Dr. Hasan Gürak
Prof. Dr. Özer Ozankaya
Babür Pınar
Resul Üstün
Mehmet kadir
Seval Deniz Karahaliloğlu
görüş/analiz
linkler
forum
yahoo grup
İlyas Halil Özel Sayısı 01 İlyas Halil Özel Sayısı 01
duvardi e-dergisi sayı 5 duvardibi
sayı 5
 
           
           
SEÇİMLER ve AKP'NİN ÖNLENEBİLİR GÜÇLENİŞİ
           

 

"TAŞLAR YERİNE OTURDU "

 

Bazı toplumlar, gruplar, bireyler, niyetlerini gerçek yerine koyarak toplumsal sorunlara yaklaşırlar ve bu nedenle gerçekle yüz yüze kalınca şaşırırlar. Ancak bu şaşkınlık onların gerçeği kavramalarına yol açacak bir sonuç olmaz.  Eğer bu bireyler ve gruplar, niyetlerinin gerçek olduğuna iman derecesinde inanıyorlarsa; gerçek durumun da gerçek olmadığını kanıtlama peşine düşerler.

22 temmuz 2007 milletvekili genel seçimleri sürecinde de bu travma yaşandı. Bazı parti yöneticileri ve yandaşları, belleklerine yerleşen niyetlere seçim sürecinde öylesine iman ettiler ki; seçim sonuçları açıklanınca şaşkınlık içerisinde kaldılar.  Toplumsal durumun gerçek yüzü ve rengi öylesine ters algılandı ki; bu toplumsal sürecin somut sonucunun ortaya çıkması olağanüstü bir durum olarak algılandı. İlk durumda gerçeğin tokadı yüzüne çarpınca bu bireyler şoka girdiler. Bu şokun sonunda, gerçekleşen durumun aslında “gerçeği” yansıtmadığını kanıtlamak için özel komplo teorileri üretmeye koyuldular. Kuşkusuz bir süre sonra da,  bu yanılsamanın “günahının yükleneceği ”  nedenler bulunacak. Ve en son olarak da bu gerçekliğin müsebbibi olan halk, “ adam olmaz” dan başlayarak en kötü aşağılanmalara tabii kılınacaktır.

Seçimler öncesi, halkı kendi yaşadığı çevredeki insanlardan oluştuğunu sanan “sol” rozetli gazeteciler, ideologlar, niyetlerini öylesine abattılar ki; deprem anına kadar bildikleri ezberi tekrar ettiler. Seçim sonuçları sonrasında, yüksek dereceli bir şoka girdiler. Şoku atlatınca bu gazetecilerin “ekmek parası sağladıkları” köşelerinde "Halkın rasyonel düşünme yeteneğinden yoksun oluşu" (Rasyonel olmak; kendileri gibi düşünmekle eşdeğerdir.) üzerine teorik saptamalarla nasıl dil döktükleri görüldü.

Öteden beri “sol ” elitçi bireylerin, özellikle toplumsal dönemeçlerde, halkın ideolojik yüklenimine ilişkin temel savları şudur; Kendileri, kurtarıcı olarak, öyle bir dünya sunuyorlar ki halka; ” halk onları anlamayacak kadar cahil, düzeysiz ve onların vaat ettiği ütopyayı anlamaktan uzaktır”. Ve acınası durum şudur ki “halk onların değil de; sıradan, sabit fikirli insanların peşinden sürüklenmektedir. (Onlar gibi düşünmeyen herkes bu kategori içerisinde değerlendirilir.) Oysa onlar öncülük için dünyaya gönderilmiş seçkinlerdir. Halk  “bilinçlendirilmeye muhtaç sürüdür ve bu nedenle bir türlü onları anlamamakta; onların kendilerini cennete götürmelerine izin vermemektedir. Sırf bu nedenle halk suçludur ve lanetlenmelidir.”

22 temmuz seçim sürecine girildiğinde, sürecin nasıl sonuçlanacağını oldukça doğru tahmin edebilenler için; gerçekleşen durumda “hayret” edilecek bir yan yoktur. Gerçekliğin maddi ilişkiler temelini, kendi niyetleriniz dışında, siyasi kalıplara saplanmaksızın, komplocu bakış açısında uzak durarak, bilimsel ve somut verileri olduğu gibi algılayarak, çıplak gözle irdelediğinizde; toplumsal durumun yakın bir resmini çekmeniz olanaklıdır. Kuşkusuz gerçek sizin siyasi hedefinizi, niyetlerinizi onaylamasa da ve toplumsal sonuç, grupsal yararınıza olmasa da ve bu nedenle size acı verse de; gerçekliği olduğu gibi görmeniz sizi şoka uğramaktan kurtarır.

22.temmuz seçimlerinin sonuçları çoğu partiyi ve yandaşını şaşkınlığa uğrattı.  DP, GP bu şaşkınlar grubuna girse de, sonucun en fazla etkilediği parti CHP oldu. Kuşkusuz CHP seçim öncesi öylesine bir “hava” yarattı ve parti yandaşları da bu havaya öylesine girdi ki; Sonuç açıklanınca,  CHP yandaşlarının çoğunluğu şoke oldu ve sonuçlar öğrenilir öğrenilmez saldırı ve küfür harekatı başladı. İşin tuhafı, bir süre sonra bu insanlar, CHP’li olmanın, onlara entelektüel farklılık kazandırdığı yanılsaması ile elitçi bir tavırla “tepeden bakarak” halkın entelektüel geriliğine ilişkin teoriler üreteceklerdir. Ve bu birey ve gruplar bu yolla sorunu çözmenin rahatlığına ulaşacaklardır. Ama bu birey ve gruplar, bu elitçi yaklaşımlarının da, diğer etmenlerin yanında, yaşanan durumun yaratılmasında önemli rolü olduğunu görmeyecekler.

Her toplumsal dönemeçte, Birey ve gruplar sorunlara yaklaşırken hep kolaycılığı seçiyorlar; partilerin, toplumların zaferini kendi övgü hanelerine yazarken hezimeti yöneticilere yükleyerek işin içinden sıyrılıyorlar. Bu doğu toplumlarında genel bir davranış kalıbıdır.  Oysa her zaferde olduğu gibi, her hezimette de, gerçekleşen durumdan grup ve topluluğu oluşturan bireyler de en az yöneticiler kadar sorumludurlar.

Hezimetin günahını yöneticilere yükleyerek, işin içinden sıyrılacak olan burjuva partilerin yandaşları ve parti içi muhalefet grupları, yine kendi niyetlerini gerçek sayarak sorunları çözmeğe girişecekler ve yaranın daha kangrenleşmesine katkıda bulunacaklardır. Yıllardır, her yeni durumda yapılan bu olduğu için kanamalı bir hastalığa dönüşen, "öznel", yapısal  krizden bu partilerin kurtulması mümkün olmadı.

Hezimetin günahını parti önderi’ne ve etrafına kenetlenmiş yöneticilere yükleyerek; sorunun, önder ve çevresinin gitmesiyle çözüleceğini söyleyenler, parti üyelerini ve yandaşlarını yeni bir yanılsama içerisine sürüklerler. ( Bu durum yalnızca burjuva partiler için geçerli bir durum değildir; kapitalist sistem de tüm sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri benzer sorunları yaşarlar) Kendilerini vazgeçilmez çözümleyici sanan bu birey ve grupların, ideolojik yüklenimi burjuva ve siyasi öngörüsü burjuva sistemin içerisine hapsedilmiş olduğu oranda; ideolojik argümanları, özünde önder kadronun argümanlarıyla aynıdır ve burjuva oldukları anlamda emek yanlısı politikalardan bir hayli uzaktırlar. Bu gruplar da, en az önder ve arkadaşları kadar milliyetçidirler; diğer ulusların haklarına karşı tutumlarına, milliyetçi önyargıları egemendir.  Her farklı duruşu sınıfsal çıkarlarına bir tehdit olarak algılamaları demokratik çözüme uzak durmalarını sağlamaktadır. Azınlıklar sorununa, farklı din ve mezhep sorunlarına yaklaşımlarında; din referanslı kurumlardan daha “yok saymacı” olabilmektedirler. Daha önemlisi; emekçilerin, işçilerin sorunlarının çözümlerine bakışları yararcılığa dayanmaktadır. Örgüt içi demokrasinin olmaması yapısaldır; burjuva sistemin ifadesidir. Parti içi demokrasinin olmasında; o an ki önder kadronun etkisi ve rolü kadar, muhalefet konumunda olanlarında inkar edilmeyecek etkisi ve rolü vardır. Yönetici konumda değilken en keskin demokrat olanlar dahi, yönetici olduktan sonra, "istemem yan cebime koy" tavrıyla otoritenin nimetlerinden yararlanmaktadırlar. Partinin önde gelen isimlerinden biri olmalarını: yani parti "ileri geleni" olmalarını da (ki parti içi muhalefet de olsalar, konumlarını hiçbir zaman terk etmeyi akılarından geçirmeyen, vazgeçilmez, yeri doldurulması mümkün olmayan ve kutsal görevle yükümlü seçkin kişi olduklarını var saymalarını da )  bu işleyişe borçludurlar.

Daha önemlisi bugünkü yöneticileri kadar parti içi muhalefet yapan birey ve gruplarda elitçi davranışa sahiptirler. Onlar kendilerini hep halkın dışında gördüler ve halkın geri, yönetilmeğe muhtaç; kendi kutsal varlıklarının yol göstericiliğinin gerçekleşmesi için birer toplumsal taşıyıcı olduğunu varsaydılar. Dünden bugüne bu meslekten siyasetçiler, gerek milletvekili olarak ve gerekse yerel yönetimlerde, halkla aralarında aşılmaz duvar ördüler. Bu duvarın tuğlası da kendi partilerinin bürokrat ve otorite tapınıcısı yandaşları oldu. Bu partilerin yöneticileri ve üyelerinin hemen hepsi; Halkın yaşamının; toplumsal organizasyonun ana unsuru olan "devlet"in yaşamına ve bekasına feda edilmesi gerekliliği konusunda hemfikirdirler. "Devlet her şeydir halk devlet için vardır. Devlet olmazsa halk da olmaz. Halkı halk yapan otoritedir bu nedenle halk otoriteye tabi olmalıdır. Dolayısıyla halk otoritenin ve devletin sahiplerine, dolayısıyla, burjuva elit grubun varlığına tabi olmalıdır. Bu kural dışına çıkan halk cahildir; kendilerinin kutsal vasfını anlamayacak kadar bilinç yoksunudur. Bilinçli" insan, meslekten burjuva ideologların ve siyasetçilerin ulvi varlığını kutsayan fikirlere sahip çıkan insandır. Bu davranışı göstermeyen her insan bilinçsizdir. Halk; devletin tezahürü olan bu elit insanların müridi ve burjuva modernliğin bir parçası olarak yaşamını idame ettirme hakkına sahip olabilir." Bu yaklaşım tarzı; bütün burjuva modern “sağ” ve "sol" parti yöneticileri ve aktif üyeleri tarafından benimsenmektedir.  Bu yaklaşım halkın, burjuva modernist partilere yakınlaşamamasının önemli bir nedenidir. Bu parti yöneticileri ve üyelerinin, üzerlerine sinmiş ve adeta kimliklerini karakterize eden bu davranış kalıbından kurtulmaları neredeyse olanaksızdır. Diğer yandan halk, bu kurtarıcıların, aslında kendi yaşam düzeylerinin ve toplumsal statülerinin kurucusu olduklarını yaşamsal pratik içerisinde gördü. Bu toplumsal davranış tarzının, burjuva sol partilerin yönetici ve üyelerince çok daha fazla benimsendiği görülebilir bir gerçekliktir.

Bu nedenle denilebilir ki; siyasi partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin yapısal sorunlarının aşılmasının mümkün olmadığı anlamda;  hangi burjuva “sol” anlayışa sahip birey yönetici olursa olsun, burjuva düzen içi örgütleri, içine düştüğü toplumsal izolasyondan kurtaramaz.

Şimdi “Cumhuriyet Halk Partisi” nin yönetimini keskin bir dille eleştiren birey ve grupların hedefi; CHP’nin politik programına, "emekten yana", ezilen, sömürülen emekçilerin anti-kapitalist kurtuluş istencinin ifadesi olacak bir nitelik kazandırmak değil; (ki; bunu gerçekleştirmeleri sınıfsal nitelikleri nedeniyle olanaksızdır.) parti içi iktidarın devralınmasıdır.

Üzerinden atlanmaması gereken sorun; CHP, DSP, SHP ve diğer burjuva sol partilerin burjuva düzen partileri oldukları, bu temel ve sınıfsal vasıfları nedeniyle, sol argümanlar kullansalar da ve programlarında  “yazılı” olduğu anlamında en halk yanlısı  “sol” ilkelere sahip olsalar da, pratikte bu ilkelere sahip çıkmaları mümkün olamaz. Bu durumları, onları, emekçilerin, işçilerin siyasi haklar mücadelesinde, Kürtler ve azınlıklar sorununun demokratik çözümlenmesi noktasında, ikircikli davranışa ve ikiyüzlülüğe sürüklemektedir.  Burjuva sol bir partinin gerçek anlamda,  halkın yararına politika üretmesi ve mücadele etmesini beklemek abesle iştigal olur. Bu partilerin politik işlevleri; halkı "sol" söylem etrafında toplayarak, emekçilerin sosyalizme yönelmesini mas etmektir. Kuşkusuz bu noktada, bazı dönemlerde bu partiler işlevlerini yerine getirdiler. Ancak görevlerini yerine getirmekte zaaf yaşayan bu partilerin halkla kurdukları bağ aşındı ve artık bu bağı yeniden kurmaları zordur ve hatta olanaksızdır. Çünkü burjuva sol “devletçidir”; Burjuva solun “resmi”  görüntüsü de halkın bu partiler etrafından toplanması önünde önemli bir engeldir. Türkiye de halkın tarihsel ve toplumsal nedenlere dayalı olarak devlete “mesafeli durması, “devletten uzaklaşması”  ve devleti “ kendi dışında bir fenomen olarak görmesi söz konusudur.

Seçim hezimetinden CHP yöneticileri kadar, parti ideologları, parti içi muhalefet grupları, üyeleri ve yandaşları da sorumludurlar. Çünkü Bu sonucu hazırlayan hareket ve yaklaşımları, yalnızca CHP yöneticileri değil CHP’nin çoğunluğunu oluşturan üye ve yandaşları da benimseyerek savundular. Örneğin CHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında, CHP yöneticilerinin, “şeriat öcüsüne” karşı; sözde “demokrasi” adına örtülü bir tarzda orduyu imdada çağırması ve ordunun “e muhtırası” ile yargı kararını etkilemesini, CHP’nin hemen hemen tüm üyeleri ve yandaşları demokrasinin zaferi olarak alkışladılar. Aynı şekilde, parti program ve eylem planları, siyasi toplumsal niyetler; parti içi muhalefet grupları, burjuva “sol” ideologlar, “sol” kimlikli gazete yazarları, tüm parti üye ve yandaşları tarafından onaylandı. Ve tüm partililer kendi niyetlerini gerçek sanma yanılsamasını birlikte yaşadılar. Parti önderinin siyasi olaylar karşısında gerçekleştirdiği duruş ve fevri davranışlar “kalıpsal” bir şekilde, partililerce de onaylanarak taklit edildi.

CHP’nin burjuva anlamda bir “sosyal demokrat” projesi yok. Bu nedenle CHP günübirlik siyasi taktiklerle süreci adeta geriden takip etti. Parti önderi ve yöneticileri  (Belki sadece önder demek daha doğru olur ) günlük olaylar karşısında, enine boyuna düşünülmüş, toplumsal olguların analizine dayalı ve bir genel stratejiyi tümleyici taktikler üretmek yerine; o an için ve  “baştan savma” bir tarzda ortaya atılan düşüncelere dayalı yol haritası çizdiler.  Bu düşünceler  “akla uydurularak” partililerce de “kutsal” lafızlar olarak benimsendi. Örneğin; bir gün parti önderi kalkıp coşkuyla ve “yeni bir şey keşfetmiş insan” edasıyla “Anadolu sol’u “ sözcüğünü parti argümanı haline getirirken, 5-6 ay gibi kısa bir süre sonra bu argüman kullanılmaz oldu, unutulmaya terk edildi. Önder tarafından ortaya atılan her düşünce, sorgulanmadan ve üstelik “Sen hiç yanılmadın; sen hep doğruyu söyledin ”  şiarına bağlılığın bir gereği; parti üyelerince de alkışlanarak, övgüler düzülerek kabul edildi. Bu öngörüden vazgeçilmesi halinde; “niçin” sorusu asla sorulmadı. Sessizce geçiştirildi. Bu davranış; din referanslı burjuva partilerde “şeyhe bağlılık” derecesinde uygulanan parti önderine bağlılıkla aynı ölçüde ve benzerlikte bir davranış kalıbıdır. AKP'yi anti demokratik olmakla suçlayan partilerin bu ve benzeri davranış kalıplarını uygulamadaki başarılarının halk tarafından “iyi” okunduğu açıktır.

AKP’nin Burjuva siyasasına uygun olarak; AB hedefini benimsemesi ve projenin halk tarafından kendi yararına olduğunun kabulü, Bir sermaye partisi olarak CHP’nin kendi burjuva sol kimliğine aykırı olarak bu projeye cepheden karşı çıkması, kendine puan kaybettirdi. CHP’nin her kaşı çıkışında kaybettiği puan, AKP’nin kazanç hanesine yazıldı.

Şeriat öcüsünü, AKP’yi eleştirmek için neredeyse tek argüman haline getirmesi; ancak AKP’ nin de böylesi eğilimlerini geçmişine gömmesi ve düzenle bütünleşen din referanslı bir parti olması ve bu politik duruşunu kitlelere de kabul ettirmesi; AKP için hazırlanan bombanın CHP’nin elinde patlamasına neden oldu. AKP kendisine yöneltilen bu eleştiriden olabildiğince yararlandı.

Her kritik dönemeçte, meclis içi sorunların çatallaştığı anda; CHP’nin orduya müdahale çağrısı; darbelerin çözüm olmadığını deneyimleriyle yaşayan toplumsal kesimlerin önemli bir çoğunluğunun AKP lehine eğilim göstermesine neden oldu.

Irak’a askeri müdahalenin bayraktarlığına soyunan CHP’nin politikası; bazı toplumsal kesimleri rahatsız etti. Bu toplumsal kesimler AKP'nin sınır ötesi harekata mesafeli durma tavrına sığındı.

"Cumhuriyet mitingleri ",  bu mitinglerin düzenleyicisi olarak görünen,  Pof.Dr. Necla Arat’ın ve Prof. Dr. Nur Serter’in, CHP listesinden meclise girme zemini oldu.  Bu cumhuriyet kahramanlarının CHP’ye oy taşıyacağı kanısı boşa çıktı. Oy taşımayı bırakın; CHP tabanı,  partinin neferi olmayan bu insanları sırtında meclise taşıdı. CHP yönetimi bununla da yetinmedi; oy avcılığı gözlerini öylesine kör etti ki, burjuva sağ kimlikli ve ırkçılığı tescilli insanları milletvekili adayları olarak listesine aldı. Parti vitrininde onlarla birlikte, elele yer aldı. Bu manevrada boşa çıktı ve bu adaylar da CHP’ye oy taşımadı. Bu adaylardan İlhan Kesici CHP yandaşlarının oylarıyla meclise taşındı. İlhan Kesici’ nin, yarın, bir burjuva sağ partiye transferi şaşırtıcı olmayacaktır. CHP’nin oportünist ve pragmatik yaklaşımları öylesine sergilendi ki; bu ölçüsü kaçan ikiyüzlülük, kendini "sol" içerinde gören küçük burjuva grupları önemli ölçüde rahatsız etti.

Bütün bu olgulardan hareketle asıl görülmesi gereken nokta; Seçim sürecinin AKP lehine işlemesini sağlayan politik çizginin ve eylem tarzının, CHP yönetimi tarafından belirlendiği ve parti çizgisinin kendi üyeleri tarafında da onaylandığıdır.

Burjuva sol partiler; Emekçileri ve işçileri etrafında toplayarak toplumsal düzen içinde elimine etmekle yükümlüdürler. Burjuvazi açısından sol partilerin anlamı budur. Bir burjuva sol parti bu vasfını yitirmişse; sermaye sınıfı tarafından da gözden çıkarılır. Bugün işçileri emekçileri siyasi kimliği altında toplayarak düzen içinde tutmak için elimine eden; pasifleştiren ve kendisi için sınıf tavrı göstermekten uzaklaştıran parti AKP dir. Bu anlamda “kitle partisi” olan AKP nin bu niteliği nedeniyle sermaye tarafından desteklenmesi “normal” dir.

Ekonomik sıkıntılarla boğuşan halkın önemli bir çoğunluğu, sıkıntılara yeni sıkıntılar ekleyecek olan savaş naralarından ve milliyetçi saldırganlıktan hoşnut olmadı. Burjuva alternatifler içerisinde birini tercihe zorlanınca; önceki dönemlerde ANAP ve DYP ye oy veren kesimlerde, ekonomik anlamda nisbi rahatlık sağlayan ve savaşın yıkıcı etkisinden uzak kalmayı kendi siyasi çıkarlarına uygun gören AKP ye yöneldi. Savaş naraları; AKP dönemi yolsuzluklarının, geçim sıkıntısının, işsizliğin, yoksulluğun bilinçaltına itilmesine neden oldu.

AKP hükümeti, özelleştirmeler ve dış borçla sağladığı ekonomik girdileri, ekonominin iyileştirilmesi için kullanması noktasında halk lehine gerçek bir yarar sağlamadı. Buna rağmen, diğer burjuva hükümetlerle karşılaştırıldığında göreceli bir ekonomik rahatlık sağlaması da, AKP’nin seçim başarısında önemli rol oynadı. Kuşkusuz bundan daha önemlisi, hükümetin izlediği ekonomi politika, küresel sermaye ve küresel sermaye zincirinin Türkiye halkası olan tekelci sermaye tarafından da olumlandı. Sermaye sahipleri, CHP’nin anlamazlıktan geldiği ya da anladığı ama propaganda malzemesi olarak kullandığı AKP’nin şeriat hedefli bir parti olduğuna ilişkin savların doğru olmadığını; AKP’nin düzen içi konumlanan bir burjuva parti olduğunu somut ilişkiler içerisinde gördüler. AKP hükümeti istikrarın devamı için küresel sermayeden ve Türkiye tekelci sermayesinden tam destek aldı.  Toplumsal desteğini yitiren CHP, DP, ve ANAP’a mesafeli durma yolunu seçen sermaye; bu partilerin rejimin yedek oyuncuları olmasına gözünü kırpmadan yol verdi.   Destek göreceği toplumsal kesimlerle bağlarını koparan CHP; sermayeden de gereken ilgiyi görmeyince hükümet olma hayallerini mezara gömdü.

AKP’nin kitlesel destek kazanmasının, dönemsel nedenler dışında temel bir toplumsal nedeni var; 1920’ li  yıllardan başlayarak, Türkiye’nin içerisine girdiği burjuva modernliğe  (Muasır medeniyetler seviyesine çıkma yürüyüşüne)  ayak uydurmaya çalışan ve burjuva modernliğin yarattığı kimliğin peşine takılarak, onu taklit ederek, onun siyasi ve kültürel programının bir unsuru olarak, arabesk tarzda bir yaşam içerisinde kıvranan toplumsal katmanlar; kapitalist “devlet” çizgisine ayak uydurdular. Kitlesel bir hareket olmasına ve “karşıt” bir hareket görüntüsü vermesine rağmen; 1945 yılından itibaren etkin bir güç olarak oyuna katılan DP, daha sonra AP ve son olarak ANAP hükümetlerinin politik programı ve toplumsal çizgisi de, halkın modernleşmeye dahil edilmesini hedefledi ve bu dönemlerde bir ölçüde başarı sağlandı; halkla devlet barıştırıldı.

1980 li yıllar sonrası Tekelci sermaye ile bütünleşemeyen küçük ve orta burjuvazinin önemli bir kesimi, kültürel kimliğine sahip çıkarak toplumsal yaşam içerisinde kendi yaşam tarzıyla yer alabileceğinin farkına vardı.12 eylül darbesi bu eğilimin güçlenmesinin yolunu açtı. 12 eylül darbecileri, halkı, darbenin yanına çekmek amacıyla geleneksel kültüre, dinsel değerlere özel vurgu yaptılar.  Bu nedenle 12 eylül darbesi, kültürel ve dinsel eğilimin temsilcisi grupların güçlenmesinde bir milat sayılmalıdır. Din referanslı partiler, bu toplumsal grupların, geleneksel yaşam tarzlarını sürdürme istemlerinin siyasi ideolojik ifadesi oldu. Çünkü Anadolu da gelişmekte olan kapitalist modernleşmeye karşı direnen ve kendi yaşam tarzını dayatan din, her dönemde diri bir güç olarak varlığını sürdürebilen bir unsurdu. Bu nedenle din referanslı partilerin bu toplumsal gruplarla buluşması kolay oldu.

Kültürel anlamda modernlik ile kan uyuşmazlığı olan ve modern yaşam tarzına eklemlenemeyen ve bu toplumda kendi yaşam tarzı ve kültürel değerleriyle yaşayabileceğini keşfeden orta ve küçük ölçekli sermaye sahipleri; 1980 sonrası dönemde; din referanslı partilerin temel gücü oldu.  Yaşam tarzı ve sahip çıktığı kültürel, dinsel değerler nedeniyle bu toplumsal gruplara yakın duran ve kendisi için sınıf bilincine sahip olmayan işçiler, emekçiler; bu toplumsal grubun etkisi altına girdiler. (Bu konuda CHP'nin ideolojik barikat işlevi ve sosyalistlerin zaafı önemli rol oynadı.)  Dolayısıyla bu süreçte AKP; işçileri emekçileri de etrafında toplayan bir partiye dönüştü.

Bu gerçeklikten hareketle denilebilir ki, 22 temmuz seçimlerinin sonucunda AKP’nin güçlenişi; devlete yabancılaşan (sahipsizlik duygusuna kapılan) devlete aidiyeti aşınan ve Burjuva modernleşmenin yarattığı burjuva, küçük burjuva elit tarafından, kültürel yaşamları ve kimlikleri nedeniyle hor görülen, itilen, kakılan toplumsal kesimlerin ( Türk, Kürt, Laz, Çerkez ayrımı yapmaksızın) yıllardır biriken sindirilmiş tepkisinin, dinsel referansa aidiyetin sağladığı duruşla dışavurumuna doğrudan bağlıdır.

Bu dışavurumla başlayan yeni süreçte, söz konusu toplumsal hareketin öncüsü olan küçük ve orta ölçekli sermayenin; tekelci sermayeye dönüşmesine paralel olarak; hareketin müsebbibi olan oryantalist kültürel ve dinsel öğelerin, sivil hayata ağırlığını koyduğu oranda, devletin içeriğine eklenmesi de gerçekleşecektir.

Parlamento üyeleri seçiminin diğer önemli bir sonucu; MHP nin oylarını artırmasıdır. MHP ırkçı ve cuntacı bir parti olarak AB sürecine ilişkin aldığı kesin ve uzlaşmaz tavrı; Kürt sorununa ilişkin demokratik çözüme şiddetle karşı çıkması ile geleneksel oyunu artırdı. MHP’nin bu siyasi duruşu; Kürtlere haddini bildirmek gereklidir diyen ırkçı; "Şu meydanlar da bir kaç kişiyi sallandıracaksın ki; bu memleket düzelsin" yargısına sahip cuntacı ve AB karşıtı birey ve toplumsal grupların ilgisini çekti. Bu toplumsal gruplar MHP'nin destekçisi oldu. MHP ordu mensuplarının önemli bir kısmının oyunu arkasına aldı. Kuşkusuz MHP'nin "eski" saldırgan görünümünü örterek sözde "uyumlu" devlet partisi görüntüsü vermesi; DYP ve ANAP' a oy veren kesimlerin bir kısmının oyunu almasında önemli rol oynadı.

Kuşkusuz bu genel faktörlerin yanısıra; CHP’nin ve Cumhuriyet mitinglerinin uyandırdığı milliyetçilik ruhu; bu işin uzmanı olan MHP’nin işine yaradı. Diğer yandan Kürt siyasetçilerin "milliyetçi" söyleminin de MHP’nin ekmeğine yağ sürdüğü görülmelidir.

MHP anti-demokratik ırkçı bir partidir. Seçimler öncesi; AKP ye karşı CHP ile ittifak yapabileceğini sanan aklı evel "Sol" görünümlü, ırkçı, cuntacı köşe başı yazarlarını; MHP,  daha meclis açılmadan, parlamentonun çalışmasına ilişkin açıklamalarıyla hüsrana uğrattı. MHP Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin önündeki engelleri kaldırarak onu rahatlattı. ( Bu tavrının temelinde; AKP'yi DTP muhtaç etmeyerek, DTP' nin rol çalmasına izin vermeme düşüncesi ve kendisinin de en az AKP kadar "muhafazakar" olduğunu gösterme ihtiyacı vardır.) MHP'ye umut bağlayan, "sol" görünümlü yol arkadaşları, anti demokratik politikaların uygulamasında AKP ile MHP'yi kolkola gördükçe daha şaşıracaklar. Ama bu baylar, ordunun AKP il, siyasi iktidarın selameti için uzlaşması esnasında gerçek şoku yaşayacaklar.

Seçimin beklenen ve gerçekleşen sonuçlarından biri de, DTP tarafından desteklenen milletvekillerinin parlamentoya girmesidir.

DTP’ li milletvekillerinin meclise girme süreci “iyi” okumalıdırlar. Bu süreci okumanın ilk adımı da DTP’ li milletvekillerinin siyasi duruşlarını ve siyasi konumlarını doğru değerlendirmekten geçiyor. Bu milletvekillerinin atacakları her adımda kendi sınıfsal vasıflarının etkin rol oynayacağı açıktır. Bu milletvekilleri Kürt halkının tamamının temsilcisi değiller.  Bu milletvekilleri sosyalist de değiller. Küçük burjuva ve burjuva vasıfları “fevri çıkışlara” yakın durmalarının zemini oluşturuyor. Sınıfsal vasıflarının karakteristik özelliği olan anlık, aceleci ve fevri davranışlarını dizginlemeleri oldukça zordur. Bu nedenle siyasi sorumluklarının gerektirdiği gibi davranmaları konusunda zorlanacakları açıktır. Uzun vadede meclis içi ve meclis dışı kışkırtmalarla karşı karşıya kalacaklardır. Kürt halkına yararlı olmayacak bireyci hareketlerden uzak kalmamaları olasılığı her zaman vardır. Fevri hareketler ve siyaset sahnesinde “bireysel rol almalar” kısa vade içinde halk tarafından coşkuyla karşılanabilir; ancak uzun vadede bunun bedelini halk ödeyecektir. Kürt halkı bireysel sorumsuzluklar nedeniyle oldukça bedel ödedi. Atılan her adımın genel durumu ne ölçüde etkileyeceği görmekten uzak olan bu siyasetçilerin hata yapma olasılığı fazladır. Örneğin seçimlerden bir gün önce; Kürt siyasi hareketine hiçbir katkısı olmayan; ama bireylerin siyasi kariyerlerini cilalayan fevri çıkışın Leyla Zana ve Hatip Dicle tarafından gerçekleştirilmesi MHP’nin değirmenine oy taşıdı. MHP'nin meclise daha güçlü girmesinin ve yandaş çoğaltmasının Kürt hareketi açısından ne anlama geleceği açıktır. MHP'nin ya da faşist örgütlerin güçlenmesini ve dolayısıyla açık çatışmanın yoğunlaşmasının kendi “devrimciliğinin” canlanmasının nedeni sayan “devrimcilik” anlayışı bedeli ağır ödenen küçük burjuva anlayıştır. Sosyalistlerin kırılmasına ve işçi sınıfıyla bağlarının zayıflamasına yol açan bu anlayışın terk edilmesi zorunluluktur. Fevri çıkışlar “devrimcilik” değildir. Fevrilik çoğu zaman teslimiyetin dışa vurum halidir. Devrimci duruş; doğru politikalarla süreci yönetebilmektir. Doğru politika üretmenin önemli ayağından biri, her şeyi ben bilirim tavrından uzakta, ideolojik ve politik yetersizliğinin farkında olarak; parlamento dışı sosyalist güçlerle (Kürt, Türk ayrımı yapmadan) fikir alışverişini ve sıcak ilişkileri gerçekleştirmektir. DTP’ li belediye Başkanlarının bu davranışı gösterdikleri söylenemez ve bu kentlerde, kentsel dönüşüm ve toplumsal, siyasi dönüşüm politikalarının olmamasının önemli bir nedeni budur. Yerel yönetimlerdeki başarısızlığı parlamentoda da sürdürülmesi halinde; halkın “sorgusuz” desteğinin kaybedilmesi gerçeği ile karşı karşıya kalınacağı açıktır.

Diğer yandan, bu yeni dönemde DTP, Türkiye için istediği demokrasiyi, parti içi işleyişinde de gerçekleştirerek, Kürt halkıyla bağını güçlendirmek doğrultusunda önemli bir adım atarsa; Parti içi demokrasi, DTP yi, diğer burjuva partilerden farklı kılacak önemli bir faktör olacaktır. Bu olmazsa olmaz ve DTP' nin demokrasi isteminin sahiciliği, "parti içi demokrasiyi kurmasına" doğrudan bağlıdır.

CHP’nin, sosyalist partilere, bağımsız sosyalist adaylara oy vermeyin, oylar ziyan olmasın “ savının aldatmaca olduğu görüldü. Seçim sonuçları; sosyalist parti ve grupların dayanışma içerisinde aday gösterecekleri, işçilerin ve emekçilerin gerçek temsilcilerinin parlamentoya girebilmesi koşullarının var olduğunu gösterdi. Sosyalist partiler bu gerçekliğe bağlı olarak, yerel ve genel seçimlerde ağırlıklı bir biçimde kendilerini ifade etmek için şimdiden emek eksenli bir çalışmaya başlarlarsa; yeni politik olanaklara ulaşabilirler.

Bugüne kadar, burjuva “sol” un halkın temsilcisi olmadığı gerçeğini kavramayanların bu kaos içerisinde çırpınmaları kaçınılmaz yaşanacaktır. Artık kendini emekçilerin yanında gören bireyler, politik istençlerinin pratik karşılığını görmek için; öncelikle burjuva sol partilerden kopuşu yaşamak zorundadırlar.  Bu ilk adımdan sonra işçilerle emekçilerle sosyalist bir kurtuluş ve kuruluş programı ile birlikte yürümeyi öncel sorun olarak ortaya koymalıdırlar. Seçim sonuçları bu duruşun koşullarını güçlendirmiştir.

Burjuva düzen partisi olan AKP, iktidar yürüyüşünün tüm faturasını emekçilere yükledi ve yine yükleyecek. İşçiler emekçiler kendi sorunlarını ancak “kendisi için sınıf konumuna” gelerek çözmeyi gerçekleştirebilirler. Ya yoksa burjuva partilerin sermaye iktidarını daha güçlendirme ve sürdürme eylemlerinin tüm yükünü, halkın taşıması ve “acı faturayı” ödemesi kaçınılmaz gerçekleşecektir.

Demokrasi güçlerinin; emekten yana, insanca yaşam eksenli bir duruş göstermeleri gerekliliktir. Burjuva siyasasının aktörlerinin hepsi de kendilerini " halkın" temsilcisi olduğu iddiasındadırlar. Emekçiler, işçiler vekaletlerini burjuva aktörlere vermekten vazgeçerek kendi sınıfsal kimlikleriyle oyun alanına indiğinde; oyun sahicilik kazanacaktır. AKP’nin güçlenişinin önlenebilirliği;  işçilerin emekçilerin kendi kaderlerini kendilerinin belirleme gücüne ulaşmasına doğrudan bağlıdır.

Bu süreçte sosyalistler seçimlerden ders çıkararak hareket etmek zorundadırlar. Sosyalistler ideolojik ve siyasi olarak burjuva sol hareketinden ayrı konumlanmanın yanında ve en az onun kadar önemli olarak; burjuva solun elitçi yaklaşımını şiddetle reddetmelidir. Sosyalistler "halkın kurtarıcısı" değil; emekçi sınıfların bir üyesi olarak; sınıfsal kurtuluş mücadelesi içerisinde yer almayı başarmalıdır. Bireysel iktidar ve statü istemlerini, işçi sınıfının kurtuluşu önüne koyarak hareket etmek; sosyalizmden uzaklaşmak ve burjuva sol siyasasına bulaşarak halktan kopmanın kapısını açmak olacaktır.

Burjuva aktörlerin, kendi sınıfsal çıkarlarının ve sınıfsal çıkarlarının bir ifadesi olan  bireysel statü kazanmalarının; (siyasi,iktisadi, ideolojik alanlarda)  emekçilerin ve işçilerin yararına bir durum olduğuna ilişkin yanılsama yaratmaları ve burjuva aktörlerin  sosyal statü kazanmasını, halkın zafer çığlıkları ile karşılaşması; yabancılaşmanın, toplum bilincinde yarattığı travmanın ifadesidir.

Bir toplumsal sınıf kendi yaşamı hakkında kararı başka sınıfların temsilcilerinin ellerine bırakıyorsa; o toplumsal sınıf kendine reva görülen kaderi yaşar ve bu kaderin yarattığı acısını unutmak için, kaderini ellerine teslim ettiği sınıfın kendine sunduğu ideolojik  “hayat iksirini”  içerek avunur.

27 Temmuz.2007

BABÜR PINAR

yazar ile iletişim