Mum ışığının titrek adımlarla yürümesi çoğu kez haz verir insana. Mum ışığında cisimlerin bir sarı tülle örtünmesidir haz veren insana belki de. Çünkü çoğu kez insanı ürküten şey; gerçeğin örtüsüz yüzünü görmektir. Mum ışığında gerçeğin görünmesi, apaçık, yalın görünmesi pek de olası değildir. Ama loşluğun yarattığı haz, aydınlığın verdiği hazzın yanında hiç kalır. Çünkü bilmenin, aydınlanmanın hazzı, özgürlüğün ilk ayak sesleridir.
Özgürlüğün, yani bilmenin bedeli, bir insan ömrüyle ödenir çoğu kez. Bu bedeli ödemek, bireysel ve toplumsal düzlemde cesur olmayı gerektirir. Bu bedeli ödeyecek kadar cesareti olmayan birey ve toplumlar, insanlık tarihinin kendilerine biçtiği konumu, kılları kıpırdamadan kabul etmek durumundadırlar ve kendilerine biçilen zavallılıklarıyla gömülürler tarihin silikler mezarlığına.
Ama ne zaman ki, toplumlar ve bireyler içinde bulundukları durumdan – yani varlık koşullarından - rahatsız olurlar ve daha ileri bir tarihsel aşamaya geçmeye gereksinim duyarlar ve bu doğrultuda eyleme girişirler ki; o zaman, o toplum ve o toplumu toplum kılan bireyler içerisinde bulundukları maddi ve ideolojik koşulların reddine yönelirler; birey topluma ve toplumda bireye layık olmaktan ( Biribirine denk düşmekten, biribirinin pratik ifadesi olmaktan ) uzaklaşırlar ve eskiyi reddeden bireyler yeni bir toplumsal durumu hak ederler. Bedel ödenir. Akacak kan damarda durmaz; akar. Yeni bir söylem, yeni bir kıpırdama, yeni bir soluk egemen olur yaşama. Bilmenin ve özgürlüğün o güzel ve sıcak soluğu yalar geçer insanın ve toplumun yüzünü. Yaralar iyileşir, kangrenleşen uzuv kesilip atılır. İnsan ve toplum kıpır kıpır atan bir yürekle akar tarihin mecrasında.
Kuşkusuz en acı veren koşullar, bilmenin kılcal damarlarının tıkandığı, köreltildiği ülkelerde yeşeriyor. Ya da denilebilir ki, bu ülkelerde birey, özgürlük için en az bedeli ödüyor ya da özgürlükle hiç tanışmadan ; tüketiyor ömrünü. O zaman hüzün çoğalıyor bilmenin ve özgürlüğün köreltildiği yerde.
Emperyalist-kapitalist sistem içinde, tarihsel gelişime bağlı olarak, sömürge ya da yarı sömürge biçiminde konumlanan ülkelerde, bilimin ve bilimsel çalışmanın (ya da bilimsel eylemin) dar, kısır ve geri düzeyde olması adeta kaçınılmazdır. Sömürge bir ülke olarak konumlanmak ve bu konumlanıştan rahatsız olmadan; bu durumu kabullenmek; o ülkede bilimin, sanatın ve özgürleşme eyleminin körelmesinin yolunu açar. Ancak bilimsel eylemin geri olmasından, belirtilen konumlanma dışında, söz konusu ülke için geçerli olan başka özel nedenler de vardır kuşkusuz.
Kapitalizm, tek tek ülkelerin sınırlarını aşarak, emperyalizm aşamasına geçmeden önce; Anadolu’da egemen olarak varlığını sürdüren Osmanlı devletinin ve tebaasının, bilim ve sanat alanındaki geriliğinin ( Şimdilerde birçok bilim ve sanat adamının (!) Osmanlı devletinde ve tebaasında bilim ve sanat adına keramet bulmaya kalkışmalarına rağmen bu böyledir.) suçunu da emperyalist sisteme yüklemek abesle iştigal olur. Şimdi Osmanlı toplumunun bağrından çıkan bir toplum olarak Türkiye toplumunda da, bilim ve bilimsel eylemdeki geriliğin ve bu konudaki tembelliğin, hazır yiyiciliğin, edilgin oluşun günahının önemli bir kısmını da; Osmanlı toplumunun genel iktisadi ve siyasi yapılanışına ve bu yapılanışı bugünkü toplumsal yapılanışa taşıyan siyasal sisteme yüklemek gereklidir. Tam da bugün Osmanlı toplumunda keramet aramaya çıkmış bilim ve ilerleme düşmanı Türk islam sentezcileri, ellerinde kırk mumla, tarihin karanlık sayfalarında iyi cinler bulmaya çalışırlarken; onları orada, suçüstünde bastırmak gereklidir.
Osmanlı toplum yapısı ve devletin resmi dini olarak İslam; Türkiye insanını kararsız, basiretsiz, edilgin, korkak ve adamsendeci olmasında önemli rol oynamıştır. Cesaret çoğu zaman, korkaklığın sonucu ortaya çıkan saldırganlıkla karıştırılır. Osmanlı devletinin yarattığı insan ve onun bugünkü torunları, cesur değil saldırgandır. Bu görülmelidir. Ve hala bu durum çeşitli kanallarla sürdürülüyor. Dünya işlerini, salt başka ülkeleri talan etmekle, ticaretle ve ibadetle sınırlayan, insanları dergahlara, tarikatlara çeken bir anlayışın egemen olduğu bir toplumda; sofrası ayağına gelen, ayakları karısı tarafından yıkanan, dışarıya karşı hırsını evindeki kişilere kusan bir erkeğin, tembelliği, basiretsizliği ve bağımsız iş yapabilme ve bunu kolektif yaratıyla bütünleştirme yeteneğinden yoksun oluşu, ( O çok erkek görünümüne rağmen bu böyledir.) şaşırtıcı değildir. Kuşkusuz,“efendi neyse köle odur” erkek egemen bir toplumda erkeğin kölesi olmaktan kıvanç duyan bir kadının, edilgin vasfı, basiretsizliği ve korkaklığı da kaçınılmaz değil midir? Annenizin o koruyucu sevgisi ve erkek tapınıcılığının, bizi özgürlük düşkünü olmaktan alıkoyan, tembelliğe ve kolaycılığa sevk eden gücünü kim yadsıyabilir ki.
Gelelim bugüne.
Çoğumuz yazarlığa, sanatçılığa, politikaya ve bilim adamlığına soyundu. Savımız büyük. Ama hala masalsı bir düşün ayakuçlarında, mum ışığı altında yaşamayı seviyoruz. Elektrik ışığının gözlerimizde bir şok yaratması olasılığından ürkerek belki; belki de mum ışığının kısır ve alışılmış dünyasını terk etmekle başlayacak serüvenin “rahat yıkıcılığından” korkarak sürdürüyoruz yaşamımızı. Ama sürünmek bu. İçimiz günbegün kararıyor. Bilimsel eylem özveri istediğinde yüzlerimiz duvara çevriliyor. Duvarın monoton yüzeyi ölüm duygusunu çoğaltıyor içimizde. Avantacılık ruhları kemiriyor. Hüzün; o yıkıcı güç, kemikleri sızlatıyor. Korkak bir insanın sığıntı duygularıyla ve iç çekişleriyle süsleniyor yazılar, şiirler, öyküler, resimler. Bilimsel yönetem yerine taklit ve kapkaççılık dolduruyor modern yüzlü laboratuarları. Mesih bekleniyor. Hastalık gövdenin en ücra noktasına vardı artık. "Mesih gelecek ve içimizden birilerinin alnına dokunacak ve orada gerçekleşecek mucize. O zaman bilim adamlarımız, edebiyat dehalarımız, müzik, resim üstatlarımız ve devrimci eylemcilerimiz olacak." Beklenen bu. "Mesih gelecek" egemen düş bu. Ama Mesih’in geleceği yok. Bu iyi biline ki Mesih yok. Mesih hiçbir zaman gelmeyecek. Çürüyen gövdenin dökülen derisi bu düşün üzerini örtecek sonunda. Çürüme ağır ağır kendine çekecek ruhlarımızı.
Ama ne zaman ki, insanımız tembelliği, edilgin toplumsal duruşu, köleliği yıkmak için silkinir ve ne zaman ki, bilmenin, özgürlüğün bedelini ödemeye hazırlar kendini ve atar ilk adımını ileriye doğru; o zaman yaratmanın ilk ışıkları sökün eder, gelir. O zaman tarihsel kirinden kurtulmak için gereken, o özgürlüğün ilk sevinçli soluğu kuşatır bilincini insanın. Haykırmak günü gelir çatar o zaman. O zaman yüreğini ateşe atan insanlar alayına katılmanın hazzıyla yücelir insan.
Diyebilirim ki, yaratmanın yolu emekten geçer. Emeğin verimini iradi bilinç ve otodenetim artırır. İradi bilinç ve otodenetim işleyen (düşünen ve yaratan ) bireyin özgürlüğüdür.
Öğrenmeden öğretmeye kalkışanlar, ayaklarının birinin uçurumda olduğunu görmeyecek kadar aptaldırlar. “Aptalın acelesi hız değildir” diyerek ilerlemek gerekiyor ki; aptalların çoğunlukta olduğu yerde ve çağda, akıllı olmak delilik sayılmıştır çoğu kez. Ve bilinir ki; “cahiller cesurdur”. Yine bilinir ki; cahiller, işleyen akla çevrilen tüfek namlularını ısıtmaya kadar vardırırılar eylemlerini çoğu zaman. Ama bir dövüş ustasının cesaret imgesi değildir saldırganlık.
Şimdi yeni bir insan tipi uç veriyor toplumumuzda. Bu yeni tip hem sosyalizm cephesinde ve hem de burjuva cephesinde filizleniyor. Her iki sınıfın (burjuvazinin ve emekçilerin) gereksinimi var bu tipe. Bu yeni tip insan, kimi zaman öfkeye varan davranışla izleniyor. Parlak, şatafatlı elbiseler içindeki eski insan; eski geleneksel tarzın yıkılmasını şaşkın ve saldırganlığını bileyerek izliyor.
Ama tüm bunlara karşın; eski insan figürünün karşısında yerini alıyor yeni insan. Yeni insan; önüne çıkan sorunların karşısında kolaycı davranmıyor. Eski geleneklere ve kalıplara sığınmıyor. Eleştirinin devrimci yönüyle tanışık, İnsanlığın bilgi birikimine başvuruyor. Sıkı bir araştırmacı incelemeci; Tembel değil, çalışkan. Mızmız değil, gözüpek. Parlak örtüler altındaki yalanın değil, çıplak duran gerçeğin arayıcısı. hayatın tüm görüntüsüne karşı duyarlı ama duygusal değil. Duygusallık toprağında yeşeren iyimserliğin, aklını çelmesine izin verecek kadar “saf” değil. Felsefeci ama aynı zamanda politikacı ve eylem adamı. İradi inisiyatif ve oto denetim sahibi, örgütleyici. Gönüllülüğün örgütleyici ve yaratıcı gücüne inanıyor. Emeğinin ve yaratıcılığının coşkusu ile ayakta duruyor. Kişiliği, üzerine oturduğu koltuğa ve edinilmiş statüye bağlı değil; toplumsal varlığı, yaratıcı niteliğiyle anılıyor. İşini; başkalarına beğendirmek için değil; yaratıcılığın engin coşkusuna ulaşmak için yapıyor. Diğer insanlara acımıyor, onları, özgürlüğü tatmaya çağıracak denli seviyor. Köle değil, diğer bireylerin özgürlüğüne kendi özgürlüğü kadar düşkün. Bilincini zinde kılan ve yaratıcılığının güçlendirdiği bir " iç barışıklık haline" sahip. Özgüvenli; kendi varlığına saygılı ve insan olmanın hoşnutluğu içerisinde aşıyor engelleri. Acı çekiyor ama hüzne zamanı yok. İnsan olma vasfı ve toplumsal varolma durumu, bu nitelikleriyle hergün yeniden zenginleşiyor.
Ve kuşku yok ki, bu yeni insan, sınıflar arası savaşımın yaman bir şekilde sürmesinde önemli rol oynayacak. Sarsıntı başladı. Artık özgürlüğün ve bilmenin bedelini ödeyecek kadar cesur olanlar ayakta kalabilirler. Toplumun ileri doğru giden yolu; ayakta kalanların yaratılarıyla aydınlanacak.
Son sözü söylemek gerekiyor. Çağımız elektrik çağıdır. Aydınlanmanın hazzına varmak; bu çağda yaşayan ve bu çağın dövüşüne katılan her insanın hakkıdır.
Mumlar sönüyor. Elektrik ışıklarını yakın!
BABÜR PINAR