(YABANCILAŞMA VE BAŞKALAŞIM)
Sokağa çıkıyorum. Bahçeli, küçük evlerin arasından geçerek varıyorum caddeye. Toprak kokusundan uzaklaşıyorum giderek. Islak beton üzerinde solucanlarda kalmıyor. Upuzun, kapkara kıvrılarak yatan cadde gözlerini dikmiş gökyüzüne. Evler sabahın ilk ışıklarını duvarlarına aldıkça titriyorlar ve gerinerek yaslıyorlar kızıl çatılarını bulutlara. Evlerden çıkan insanlar sabah yoklamasına yetişmek için üşüşüyorlar duraklara. Homurdanarak geçiyor otobüsler, otomobiller. Koynuna alacakmışlar gibi, seçici, ağırdan süzüyorlar insanları. Karınca kıpırdanışı bezemiş caddeleri; yalnızca tedirginlik ve telaş egemen havaya.
Durağa gitmiyorum. Yürümek istiyorum sonraki durağa kadar. Işıklı kavşağa geldiğimde kırmızı ışık yanıyor. Bekliyorum. Benden başka bir kişi daha var kırmızı ışığın uyarısına aldıran, Hemen herkes arabaların arasından ya da önünden sekerek geçiyor karşı kaldırıma. Aceleleri var herhalde diye düşünüyorum. Ama yanıldığımı anlıyorum karşı tarafa bakınca. Arabaların önünden hızla geçenler, karşı kaldırıma geçince hızlarını kesiyorlar ve nerdeyse aheste bir yürüyüşle yollarına devam ediyorlar. Bazıları da karşıdaki mağazaların vitrinlerine bakmaya koyuluyorlar. Kentli olamamış, kırsalın hantal, düz, kaderci, içgüdüsel davranışları ve alışkanlıklarıyla yaşamsal eylemini sürdüren insan; ilkel, basit ruhsal tatmin yolları buluyor kendine. Otomobillerin önünden geçerken, hegemonyasal tümlüğün baskısı altında inleyen insancık başını kaldırıyor ve isyankâr bakıyor sürücüye. Sürücü hegemonyanın temsilcisi bir figür olarak duruyor karşısında. Siyasal iktidarın bir temsilcisi karşında el pençe divan olan insan, kendisi ile aynı çizgide duran insana kusuyor edilgin öfkesini. Oysa kavşaklarda bir resmi görevlinin olması halinde; aynı insan karşıdan karşıya geçerken itaatkâr ve acelesiz oluveriyor. Zaptiye düdüğü ile duran ve zaptiye düdüğü ile harekete geçen küçük insan, aynı hızla sürdürüyor koşuşturmasını. Bu sınırları çizili koşuşturmada “özgürlük” yanılsaması ile avutuyor bastırılmış benliğini. Koşuşturma, küçük insanın edilgin duruşunu güçlendiriyor ama kanayan yarasına merhem olmuyor.
Yalnızca bu değil. Yabancılaşmış, yalnızlaşmış ve birey olmaktan uzaklaştırılmış, insani değerlerden yoksunlaştırılmış ve dolayısıyla hiçleştirilmiş, güdülen insan, hegemonyasal tümlüğün baskısını sürgit üzerinde taşıyarak, toplumsal sistemin bir parçası olarak biçimleniyor. Başkalaşım yaşayan insan, kendi istem ve eğilimleri dışında “gibi olmayı” giydiriyor gövdesine. Karşıdan karşıya geçen insan, yaşamın içinde, iradesi ile, kendisi için insan değil, önemli işleri nedeniyle kendine zaman ayıramayan, daha doğrusu güdülenen insan oluveriyor. Acelesi var gibi davranıyor, kalabalıklar içerisinde. Bazen bu davranışını öylesine abartıyor ki, kendini otomobillerin üzerine atarcasına karşıdan karşıya geçerken ölümcül kazalar yaşıyor.Toplumsal yaşamın tüm alanlarında bu "aceleci" duruş sergileniyor. "Önemli işler" adamı, bu telaş içerisinde, belki de kendisi için en gerekli şeyi; bir başka insana, insanca duyarlılığıyla, yapmacıksız, içten "merhaba" diyerek hayatını anlamlı kılmayı unutuyor. Bütün duyarlılıkları hızla tüketiyor. Bir otomobili kullanma hızının verdiği “zaman birimiyle ölçülebilen” ve “hedefine vardığında tükenen” hazla yaşıyor sevgiyi. Aşkın zaman üstü niteliği; günlük pratiğin hızıyla aşındırılıyor. Bu eylemleri gerçekleştirenler yalnızca “cahil” olanlar değil, “okumuş” olanlar da aynı derecede içgüdüsel davranıyor. İlginç bir rastlantı; insanın yabancılaşması konusunu ele alarak yazmayı tasarladığım süreç içerisinde, otomobille (saat: 9.30-10.00 arası Ve şaka değil 1 nisan.2005 de) Kızılay bölgesine doğru giderken, bugünlerde medya da sık görülen şair Sunay Akın’ın Ankara Radyosunun karşısındaki kaldırımdan, Ankara radyosu binasının önündeki kaldırıma doğru yanında 2 genç adamla birlikte “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen” geçtiğini görünce (Bilenler bilir, caddenin bu kısmı yaya açısından çok tehlikelidir) ölümcül eylemleri gerçekleştirenlerin eğitimli ya da eğitimsiz olmasının onların bu eylemin adamı olmalarını etkilemediğine; bir kez daha, bir insan pratiğiyle tanık oldum. Diyebilirim ki; “eğitimli” insan; “eğitimsiz” insandan daha fazla telaş içerisinde; daha çok aşındırıyor insan duyarlılığını ve daha fazla “gibi” yaşıyor. Daha doyumsuz, daha hız yapıyor ve daha yalnız. Betimlediği, teorisini yaptığı yaşam pratiğine girmekten daha uzak ve yaşamına artistik değer katacağına inandığı, formel bilgisine ulaştığı, aşka daha fazla muhtaç.
Durum sürücü olanlar açısından da farklı değil; sürücü koltuğuna oturan edilgin ve güdülen insan kendini geçici bir süre için egemen, hükmedici sanıyor. Direksiyonun başında, hayatını geçici de olsa onun ellerine veren insanlara hükmediyor. Arabanın içinde bulunan ya da yaya olan insana; bir kölenin geçici ve küçük derecede egemen oluşla kazandığı konumla tüm ruhsal kirini kusuyor. Ya da sürücü “bir otomobil yarışçısı gibi” davranıyor. Ancak, sokak ve caddelerin yarış pisti gibi olmaması kaçınılmaz sonu getiriyor. Adına “kaza “ denilen cinayet ve intihar gerçekleşiyor. Artık trafiğin hızla aktığı bir yolda, bir eli direksiyonda, diğer elinde cep telefonuyla sohbet ederken diğer yandan ağzının kenarına tutuşturduğu sigarasını tüttüren bir kadın sürücü görürseniz hiç şaşırmayın. Görünce ben şaşırmadım. Çünkü ezilen insanın, erki ele geçirince ne yapıp ne yapmayacağını iyi biliyorum. Herhangi bir toplumsal alanda aktif olarak yer alan kadın; egemenlik araçlarını elinde bulunduran insan olarak başkalaşıyor. Sınıflı toplumlarda egemen erkeğin erk sahibi olması nedeniyle ulaştığı en bayağı vasıfları, erk sahibi kadında benimsiyor; Siyasi, kültürel, ekonomik, ideolojik, mesleki tüm sosyal alanlarda, “Erkek”leşiyor.
Sınıflı toplumlarda erkeği egemen cins kılan egemenlik araçlarıdır. Erkeğin gücü, doğrudan, ideolojik, iktisadi, dinsel ve politik araçları elinde bulundurmasına bağlıdır. Bu araçları elinde bulunduran insan erk sahibi olur, onun erkek ya da kadın olması ayırt edici vasıf değildir. Ancak tarihsel süreç boyunca bu egemenlik araçlarının erkek tarafından kullanılmasına olanak tanıyan bir toplumsal sistemin var oluşu, erkek egemenliğinin sürekli değişmez ve mutlak olduğu anlamına gelmez. Erkek egemen sistem bu sistemi onaylayan dinsel, ideolojik politik argümanlarını oluşturmuştur. İster bir grup içerisinde olsun, ister bir ya da birkaç bireye karşı uygulanır olsun; egemenlik araçlarını elinde bulunduran kişi, içerisinde bulunan gruba topluluğa ya da birlikte yaşadığı bireye yabancılaşıyor. Biraraya gelme amacı yerini, iktidar araçlarını elinde tutma olanakları sağlayan kurumsal ilişkilerin sürdürülmesi eylemine bırakıyor. Demokrasi bu sistemin işleyişinin süsü oluyor. Siyasi parti ve demokratik kitle örgütü, sözde demokratik seçimlerle yöneticilerine yönetme olanağını ve hırsını veren ve örgütü oluşturan toplumsal kitle üzerinden hegemonyasal ilişkilerin sürdürülebilir olmasının sağlandığı iktidar organı oluyor. Kapitalist sistemde kitle örgütlerinin önemli bir kısmının, temsilcisi olduklarını iddia ettikleri sınıf ve topluluğun çıkarlarını savunma noktasından uzaklaştıkları ve o topluğa yabancılaşmaları ve dolayısıyla, "başkalaşarak" kendi üyeleri üzerinde egemenlik kuran erkçi kurumlara dönüştükleri bir gerçektir. Ve bu niteliği nedeniyle kitle örgütleri “toplumcu ve demokratik” argümanları kullanmalarına rağmen egemen sınıf iktidarının supabı işlevini yerine getirirken hiç de zorluk çekmiyorlar.
Bir eylem sonrası şehrin alanlarında dolaşırsanız; İnsanların sohbetlerine katık olarak “halkımız” sözcüğünü fazlaca kattıklarını duyarsınız. Türkiye de genel anlamda siyasilerin, sanatçıların, kültür adamlarının özel olarak da “demokrasi” cephesinin sol cenahında yer alan bireylerin halini anlatan ana sözcüktür bu. Siz ya halkın içindesinizdir ya halkın dışında. “Halkımız” sözcüğü kendini halkın dışında görmenin bir ifadesidir. Ve genelde. kendisinin “sol” cephede olduğunu belirten birey ve dolayısıyla siyasi grupların çoğunun durumu da budur. Bu birey ve gruplar kendilerini halkın dışında ve ama onun kurtarıcısı olarak görürler. Ve kuşkusuz dünya da sosyalist harekete ve işçi sınıfı hareketine bu yaklaşımı benimsemiş insanların, grupların fazlasıyla zararı olmuştur. Oysa bir hakkı savunmak bizzat; hakkı elinden alınanlarca gerçekleştirilmelidir. Kuşkusuz çıkarları bu grup ve sınıfla yan yana durmakla ilintili olan gruplarda bu eylemlilik içerisinde yer almalıdırlar; ama ikincil unsurlar olarak. Ancak siz eğer bir sınıfın doğrudan üyesi değilseniz; onun adına konuşan bir "dava vekili" olursunuz ki, avukatlarında müvekkillerini ne koşullarda ve nasıl savundukları ortadadır. Bu nedenle “halkımız” sözcüğünü, siyasi argümanlar listesinin başına koyan siyasilere, sanatçılara, ideologlara mesafeli durmak gerekiyor. Eğer siz emekçi iseniz, ya da toplumsal çıkarlarınızı emeğin kurtuluşu mücadelesine bağlı olduğu bilincine sahipseniz; “Biz” şunu istiyoruz, ve şöyle düşünüyoruz diyeceksiniz. “ben sosyalizmi öncelikle kendim için, dolayısıyla bizim için istiyorum ” demenin, topluma yabancılaşmaya karşı savunma barikatını güçlendireceği açıktır. "Ben sosyalizmi kendim için değil; halkım için istiyorum." diyen elitçi bireyin aslında bir küçük burjuva olduğu ve halkın kendisine peygamberlik payesi vermesi için onun sözcülüğüne soyunduğu ve bu gerçekleşmediği durumda ise (özellikle yenilgi döneminde) halka küfredecek kadar bir büyük toplumsal yabancılaşmanın ve dolayısıyla yalnızlığın içerisine düştüğü bilinmelidir.
İnsanın yalnızlaşmanın kavurucu etkisinden kurtuluşu mümkündür. Öncelikle; "gibi olmak" kalıbını kırıp, kendi olmalıdır insan. Bir toplumsal birey olarak insan kendine yabancılaşma hızını en aza indirgediği oranda, topluma yabancılaşmanın panzehirine ulaşabilir ve katılımcı vasfı güçlenir; dolayısıyla yalnızlıktan kurtulabilme olanaklarına sahipolur. Yabancılaşmanın etkisini en aza indirgemiş bireylerin oluşturduğu, siyasi, kültürel, mesleki örgütlenmeler de gerçek anlamda toplumsallaşırlar.
Kendine yabancılaşan insan kendi yalnızlığına su taşır.
BABÜR PINAR