Uyanıyorum. Beynimin bir yanı keçeleşmiş sanki. Gövdem yorgunluğun yükünü iliklerinde taşıyor. Beynim bir savaş alanı. Hüznün ve coşkunun çetin savaşı içten içe sürüyor. Silahlar bırakılmış değil. Kısa süreli ateşkesin sonunda; yeniden doğrularak, silahına sarılan hüzün oluyor ilkin. Dipten gelen bir sarsıntı hissediyorum. Coşkuyu uyarıyorum ivedi. Taraf tutmaksa bu; evet tarafım ben. Coşkunun ağır ağır ve kendinden emin silaha sarılışını izliyorum kıvanç duyarak. Yatağımdan kalkıyorum. Perdeleri açıyorum. Günün ilk ışıkları sökün ederek dökülüyor odanın dört bir yanına. Ellerimi ağır ağır kaldırıyorum omzumun hizasına kadar kaldırıp, indiriyorum. Bir süre sürdürüyorum bu eylemi. Eylem tutuşturuyor kanımı; ısınıyorum. Rodrigo’nun “Gitar Konçertosu”nu dinliyorum. Yeniden sarsılıyor gövdem. Beynim kuşatma altında. Hüznün silahı düşüyor. Gözlerimle tarıyorum odanın her yanını. Coşkunun ışığı aydınlatıyor serin boşluğu. Pencereyi açıyorum; sert havayı soluyorum. Gırtlağımın içi acıyor. Adsız bir sevinçle bezeniyor gövdem. Yaşayan her şeye, içimde çoğalan bir parça sunmak istiyorum. Artık, beynim de uç verip, tüm gövdemi saran coşku selinin önüne set vurmak olanaklı değil. Bağırıyorum; Merhaba! Merhaba Yaşamak.
Hüznün kuşatması altında, yeni bir çağa adım atarken; hüznün yaşamdan kovulması gerektiği ve insanın bunu başarabilme gücüne sahip olduğu konusunda çok mu iyi niyetliyim? Hayır. Bu konuda ne iyi niyetli olacak kadar safım ne de iyi niyetli olmak yolunda harcayacak kadar çok zamana; fazladan maddi ve manevi güce sahibim.
Biliyorum ki yaşadığımız ekonomik, siyasi ve entelektüel ilişki biçimi içerisinde her gün yeniden yaratılan hüznün; bireysel çaba ve kurtuluşla ortadan kaldırılması neredeyse olanaksızdır. İnsanların 2000’li yıllara geçince her şey düzelecek hülyasıyla yanıp tutuşmasına karşın; Yeni bir çağa ilk adım attığımız günlerde; yaratılmak istenen milenyum büyüsüne kapılmaksızın, aklı başında düşününce, toplumsal yaşamımızda köktenci bir değişimin olmayacağını görmek olası. Ve hatta 2000’li yılların, insanlığın hüzün yılı olacağı kesin.
İnsanlığın içinde bulunduğu toplumsal koşullara karşın; Bireyin kendisini çepeçevre saran hüzne karşı duruşunu önemsiyorum. Toplumsal alanda savaşıma girmek, birey olarak tam donanımlı olmayı gerektiriyor. Bireyin kendi hüznüyle toplumsal savaşıma girmesi, yarı yarıya silahtan arınması anlamına geliyor. Toplumsal savaş alanında edilgin biçimde yer almak istemeyen birey; net ve açık biçimde, bir cephede yer almak zorundadır. Bunun içinde birey, olabildiğince iradi davranarak yaşamındaki hüzün kuşatmasını yarmalıdır. Çünkü hüzün “ölmeye yatmak” tır. “Ölmeye yatmak” ise bireyin giriştiği savaşıma, baştan yenik girmesi anlamına gelir. Toplumsal savaşım ise; ille de yaşamayı; yüreklice yaşamayı gerektirir.
Toplumsal (ekonomik, siyasi, ideolojik) çelişkilerin ortasında, ruhunu kemiren virüsü bertaraf etmek isteyen insan, iradi inisiyatifini kullanarak, her şeye rağmen, hüznün, yaşamındaki yıpratıcı etkisini en aza indirebilir. İndirmelidir de. Birey, hüznün kuşatmasını, belli oranda yırtabilir. Maddi ve entelektüel gelişkinlik derecesi ile orantılı olarak kendi kaderini çizebilir.
Ama, hüznün isyan olması olanaksızdır; bu biline. Hüzün teslimiyete giden yolun ilk köşe taşıdır. Teslimiyete açılan kapıdır hüzün; ki bu nedenle, eylem ve bilim adamının yüreğinden kapı dışarı edilir her zaman. Bilim ve eylem adamının meşalesini yakan coşkudur. Coşku diri tutar insanı.
Bir ayrımı yapmak gerekiyor. Acı çekmekle, hüzün birbirine karıştırılıyor çoğu kez. Oysa aynı şey değildir acı ve hüzün. Acı girdiği gövdeyi yakar; tüm duyguları ayağa kaldırır. Acı uyutmaz, uyuşturmaz, yıkmaz; uyandırır gövdeyi. Hüzün ise yıkıcıdır, uyuşturucudur, teslimiyete götürür insanı.
Hüzün hangi toplumsal gruba, hangi bireye tebelleş olursa; orada ölümlü bir rüzgâr eser. Kanı kurutur bu rüzgâr; deriyi döktürür, dudakları çatlatır dermansız bırakır yarayı. Öpüşün tadı, gövdenin verimi, beynin düş gücü, ellerin yaratıcılığı yok olur bu rüzgârın estiği yerde. Orada; çiçeğin kokusu meyvenin tadı algılanmaz ve yaşamak yük olur insan için.
Yeni bir çağın eşiğinde tüm bunları yeniden anımsamalı insan. Yabancılaşma ve yalnızlaşmanın daha yoğun yaşanacağı hüzün yıllarında ayakta kalabilmek ve kararlı bir tavırla yürümek için insanın coşkuyla pusatlanması gerektiği bir kez daha kavranmalıdır. Bireyi, kolu kanadı kırık bir biçimde sanal dünyaya itekleyen, milenyum düşçülerinin kıskacından kurtulmak için insanın sarılabileceği tek şeyin yine kendi iradesi ve coşkusu olduğu, asla unutulmamalıdır.
Son yıllarda, Türkiye’nin dört bir yanını kuşattı hüzün. Hüznün toplumsal taşıyıcılığını da arabesk kültür üstlendi. Ya da diyebilirim ki; hüzün kendi toplumsal taşıyıcısını buldu; arabesk kültür. Ancak hemen belirtmeliyim ki; toplumsal hüzün Türkiye için yeni bir olgu değildir. Diğer faktörlerin yanında,Türkiye’de İslâm dini, toplumsal hüznün temelini oluşturan en önemli faktörlerden biri oldu. Hüzün, Türkiye insanı için bir “yeni” nesnel duruş olmadığı içindir ki, hüznün toplumsallaştığı bir ortamda, arabesk kültür ilk önce fazla dikkat çekmedi, ya da pek fazla önemsenmedi; içten içe ilerledi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra arabesk kültür kitleler arasında yaygınlaşan umutsuzluğun, çaresizliğin, güvensizliğin açtığı yoldan, toplumun her hücresine, öylesine hızla girdi ki, her grup, her birey, her sınıf kendine düşen payı aldı. Arabesk yaşam toplumun her kesiminde, o kesimin “özel” kültürel öğeleriyle yoğrularak etkinliğini artırdı. Kimi “sosyalist” sanatçılar, siyasiler dahi ağır ağır ve kendince idealize edilmiş bir forma bürünerek arabesk kültür çamuruna girdi. Kuşkusuz bu çamur şifalı değildi ve hüzün bulaştığı her gövdenin cevherini tüketti.
Bugünlerde “Avrupalılaşmanın” geçici coşkusunu yaşayanlar, toplumsal hüznün geri adım attırılacağı yanılgısını yaşıyorlar. Kısa süreli coşku, toplumsal hüznü geriletecektir; bu doğru. Ancak hüzün, daha büyük boyutta ilerleyişi için bu geri adımı atacaktır. Çünkü hüznü besleyen yabancılaşma ve yalnızlaşma “Avrupalılaşan” toplumumuzu daha üst boyutta saracak ve sarsacaktır. Yabancılaşma ve yalnızlaşma, batılı kent toplumlarında daha net biçimde ve yoğun yaşanmaktadır. İnsanın topluma, insanın insana, insanın kurumlara yabancılaşması daha derin yaşanıyor gelişmiş kapitalist ülke kentlerinde. Batı toplumlarında evi ile işyeri arasında hapsedilmiş birey; dünyada olup bitenleri; (savaşları, doğa felaketlerini) televizyon ekranlarından,”dışsallaştırılmış” bir film izler gibi izleyecek kadar yabancılaşmış ve yalnızlaşmıştır. Batılı kent insanı, bilimsel ve teknik alandaki devasa ilerlemenin nimetlerinden yararlanırken; yabancılaşmanın, dolayısıyla yalnızlaşmanın, umutsuzluğun, sevgisizliğin, çaresizliğin içerisinde sığınacak bir kucak arıyor ve sığındığı kucak ise “yeni” dinsel tarikatlar ve bireysel intihar oluyor çoklukla.
Yeniçağda; toplumsal hüznümüz ve arabesk kültürümüz, “Batılılaşarak” yeni bir biçimde sürdürecek hükmünü. Şimdi, kendi kişisel yaşamlarında karşılığını bularak değil belki, ama; işçilerin, emekçilerin hüznün batağına girmesi oranında, toplumsal hüznün yıkıcılığından “batıcı” burjuvalar da etkileniyor. Bazı burjuva ideologlarımız ve siyasilerimiz; “Avrupalılaşma” yolunda, toplamsal hüzne, dolayısıyla arabesk kültüre karşı resmi savaş ilan ettiler. Bu tutum, çoğu insan için; –arabesk kültürü tekelci burjuvazinin özellikle yaygınlaştırdığını iddia edenler için– şaşkınlık vericidir. Bu tutuma şaşırmamak gerekiyor; bu demektir ki, artık, hüznün öldürücü rüzgârı, arabesk kültürün yıkıcılığı, burjuva sistemin gövdesini de kaşımaya başladı.
Bu kaşıntıya neden olan hastalığın niteliğini kavramak için, hastalığın oluşturduğu yaranın kabuğunu sıyırmak gerekiyor.
Burjuvazi, işçiye, emekçiye, işgücü karşılığında en az ücreti ödemek ister. Ama kapitalizmin gereği olarak, verdiği ücret ne olursa olsun, karşılığında burjuvazi, verimli bir süreç; dinamik insan gücü satın almak ister. Oysa toplumsal hüznün, insanı uyuşturan gücü; insanın üretimini etkiler ve büyük oranda işgücünün yaratım kalitesini düşürür. İşgücünün verimsizliği, burjuvazinin işine gelir mi? Gelmez. Bu nedenledir ki, burjuvazi, toplumsal hüznün kökleşerek bireyi sarıp sarmalamasına karşı çıkmak zorunda kalır. Ekonomik alanda dinamik insan gücüne gereksinim duyan burjuvazi, bu nedenle emekçilerin sosyal duruşunun arabeskleşmesine karşı çıkarken; Diğer yandan ideolojik ve siyasi alanda arabeskin uyuşturucu gücüne gereksinim duyar ve dolayısıyla ”edilgin, pasif” insan ister. Çıkmaz nokta budur ve burjuvazinin ikiyüzlülüğü tam da bu nokta da açıkça ortaya serilir. Liberalizm denilince; iktisadi alanda “sömürme özgürlüğü”nü, siyasi ve ideolojik alanda ise “yönetme özgürlüğünü” aklına getiren tekelci burjuvazinin ikiyüzlülüğüne denk düşen kültür de “arabesk”tir. Her şeyin özü, kendine has biçimi de belirler. Her toplum kendi hüznünü ve arabesk kültürünü kendisi biçimler. Ve her toplumsal grup kendi durumuna sıkı sıkıya bağlı olarak, belirli zamanlarda ve belirli ölçülerde kendi arabesk kültürüne de karşı çıkar. Türkiye’de, tekelci sermaye sahipleri de kendine özgü bir biçimde toplumu saran arabesk kültüre karşı tavır alarak; arabesk yaşama karşı ikircikli bir duruş sergiliyorlar.
Bir yandan burjuvazinin ekonomik ve siyasi çıkarları, işçileri ve tüm çalışanları çaresizliğe, umutsuzluğu, güvensizliğe ve toplumsal hüzne sevk ederken; diğer yandan kapitalist sömürü düzeninin dinamik üreticiye ve dolayısıyla verimli işgücüne gereksiniminin olması, kapitalist sistemin çıkmazının bir ifadesidir. Bu çelişki, kapitalist sistemin can çekişmesine zemin hazırlayan toplumsal unsurlardan biri olup çıkar. Kapitalist sistemin ölümcül hastalığının virüsü bu çelişkidir.
Kapitalist toplumlarda, ürünü yaratan; ürettiğini satın alamaz duruma gelir. İşçi, ürettiği ürüne yabancılaşır. Üretilen malın, üreticiler tarafından alınamaması, tüketilememesi ise nihai olarak, ekonomik krizin oluşmasına neden olur. Bu ekonomik kriz sosyal çelişki ve çatışmaları güçlendirir. Bu çatışma sonucunda, işçilerin, çalışanların, kendi toplumsal gücünü geliştirecek siyasi atılımları ve örgütlenmeleri engellenir; toplumsal ilerleme yürüyüşü durdurulmaya çalışılır; işçi sınıfının siyasal gelişiminin yoluna barikatlar kurulur; karşı devrimci siyasi kurumlar yetkinleştirilir. En “kısıtlı” olanından en “gevşek” olanına kadar tüm burjuva demokrasilerinde işçilerin ve çalışanların siyasi ve entelektüel hakları, birer aldatmacadır; kâğıt üzerindedir. Gerçekte ise işçilerin, çalışanların payına düşen siyasi baskıdır. Tüm kapitalist ülkelerde burjuvazi; emekçileri sömürmek ve dolayısıyla bu sömürüyü sürekli kılmak için gerekli siyasal baskı araçlarına ve ideolojik kurumlara sahiptir. Bu baskı araçlarına ve ideolojik kuşatmaya boyun eğen ve durumuna rıza gösteren halkın hüzne sürüklenmesi ve arabeskleşmesi kaçınılmazdır.
Burjuvazi, kapitalist sistemde işçi sınıfını, çalışanları iliğine kadar sömürme olanaklarına sahiptir. Bu sömürüyü sürdürebilmek için gerektiğinde, kendi demokrasisini dahi inkâr ederek, kendi demokrasisine ihanet ederek, onu ortadan kaldırır. Bu dönemde burjuvazi, işçilerin çalışanların kâğıt üzerinde yazılı haklarını dahi gasp eder. Açık baskıcı diktatörlüğünü kurarak sistemi ayakta tutar. Ya da bazen burjuva demokrasisini hayalete çevirerek; dar, kısıtlı bir demokrasi rejimi ile; emekçi sınıfların savaşımla elde ettikleri, ekonomik, siyasi mevziilerden onları kovmak için iktisadi siyasi ideolojik her aygıtı kullanarak saldırır. Yönetim biçimi ne olursa olsun, tüm kapitalist ülkelerde çalışan, emekçi yığınlar yoğun bir şekilde yabancılaşmaya maruz kalırlar. Kuşkusuz bu durum, işçilerin ve tüm çalışanların arasında, umutsuzluğun, yalnızlığın, çaresizliğin ve huzursuzluğun boy atmasına ve gelişmesine yol açar.
Batı ile doğu; uygarlık ile ilkellik; bilimsel yaklaşım ile dinsel yaklaşım; burjuva ilericilik ile burjuva yobazlık; burjuva demokrasisi ile faşizm arasında yalpalayıp duran burjuvazinin; arabesk kültüre ve toplumsal hüzne karşı duruşunun; radikal olması olanaklı değildir. Arabesk kültürün ve toplumsal hüznün etki alanını daraltmak, hatta etkisini sıfıra yakın bir noktaya kadar itelemek; sömürülen sınıfların ve ezilen halkların üzerine bir kâbus gibi çöken hüznün yolunu açan toplumsal umutsuzluğun ve çaresizliğin, dolayısıyla yabancılaşmanın maddi, kültürel kökünü kazımakla olanaklıdır. Kangren kazınırsa gövde kurtulur. Toplumsal çaresizlik ve toplumsal umutsuzluk, ancak ve ancak kapitalist sistemin, içerisinde bulunduğu ekonomik ve siyasi bunalımdan kurtulması ile püskürtülebilir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ulaştığı noktada, bugünkü yapısıyla kapitalist sistemin “krizsiz yaşaması” olanaklı mıdır? Kapitalizmin ilerleme süreci ve vardığı boyut; maddi ve siyasi olgular, bu soruya “evet” diye yanıt vermemize olanak tanımıyor.
Öyle ise sonuç ne? Bu bizi; doğrudan doğruya, sorunun köktenci çözümü için,; ekonomik, dolayısıyla siyasi ve entelektüel sömürüye olanak sağlayan kapitalist üretim ilişkilerinin temel dayanaklarının ortadan kaldırılmasının gerekli olduğu sonucuna ulaştırır. Bu köktenci tavrı burjuva demokrat siyasiler, ideologlar alabilir mi? Alamaz. Çünkü böylesi bir tavır, burjuva ideologlarının, siyasilerinin kendi var oluş zeminlerini, “köktenci bir kopuşla” yadsımalarını gerektirir. Bu köktenci kopuşu gerçekleştiremeyecekleri için, burjuva “demokrat”, “ilerici” siyasilerin arabesk kültüre karşı çıkışları da yüzeysel kalır. Kuşkusuz bu biçimsel karşı çıkışlar, çıkmaz sokakta güçlerini yitirirler. Aynı şekilde, insanın maddi ve entelektüel sömürüsünü meşru kılan ve bu sömürünün sürmesi için siyasi baskı rejimini zorunlu sayan bir sisteme karşı köktenci bir savaşıma girmeksizin, insan haklarından söz eden burjuva hümanist ideologların arabesk kültüre karşı çıkışı da yüzeyseldir, biçimseldir, aldatıcıdır.
2000’li yıları, insan hakları ve demokrasi yılları ilan eden kapitalist ülkelerin samimiyetlerine inanmak için; göz önünde gerçekleşen işgalleri, ülkeleri paylaşım savaşlarını, toplumsal işkenceyi ve katliamları görmezden gelmek gerekir. Toplumların siyasi körlüğünün asıl nedeni; insanların yanılsamalı bilince sahip olması ve hayatı anlama kavrama ve yorumlama yetilerinin körelmesidir.
2000’li yılların eşiğinde, arabesk kültüre karşı olmak doğrultusunda sözler ortalığı kasıp kavururken; çağdaş toplum oluşturmanın ve çağdaş insan olmanın erdeminden sıkça söz edilir oldu. Kim sözler “izin verildiği ölçüde” keskin. Kimi sözler narince, kimi sözler biraz mızmız. Ama tüm bu sözlerin ortak bir yanı var; tümü de bu toplumsal yaranın yüzünü yalayıp geçiyor. Parlak sözler, burjuva gericiliğin tiksindirici yüzünü örtüyor. Yeni bir çağa geçişin yarattığı büyülü ortamda, burjuva ideologları, siyasiler kapitalist sistemin çözümsüzlüğünün asıl nedenini deşmeksizin; halk adına, en keskin ve doğru çözüm öneriyorlarmış tavrına girerek; işçileri, emekçi yığınları oyalıyorlar, aldatıyorlar.
Toplumsal hüznü geriye püskürtmek, toplumsal yaşamımızdaki hükmünü sona erdirmek güç. Bu zorluğu aşmak için mücadele gereklidir. Kimin bu konuda tutarlı davranacağı tarihsel süreç içinde görülecektir. “aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.” Doğrudur. Yaraya neşter vurmak zor. Bırakın neşter vurmayı, neşteri ele almak dahi yürek işi. Kapitalizmin oluşturduğu tüm yaralar gibi; arabesk kültüründe toplum yaşamından kesilip atılması gerekiyor.
Çağdaş, evrensel kültüre, toplumların gereksinimi var. İnsanlığın kurtuluşu için, evrensel, çağdaş kültürü dünyamıza egemen kılmak gerekli. Bilimin ışığında, “insanca yaşam odaklı” ve insan için yaratılan evrensel müziğin, resmin, edebiyatın ve görsel sanat ürünlerinin yaşayan soluğuna, entelektüel zenginliğine, tüm emekçilerin, ezilen sömürülen halkların, gereksinimi var. Evrensel, çağdaş kültüre sahip olmak; İnsanlığın, insanca yaşamasının bir göstergesi olacaktır.
Evrensel, çağdaş kültürün ve insanlığın maddi, entelektüel birikiminin az sayıda burjuvanın, siyasetçinin ve ideologun tekelinde kurtararak; halk yığınlarının kullanımına sunmanın ekonomik ve siyasi zeminini yaratmak gerekiyor. Bunun yolu var. Şimdi, toplumsal hüzünden, yalnızlaşmanın kahredici vuruşundan, arabesk kültürün tiksindirici kokusundan rahatsız olan tüm ilerici, çağdaş demokratlar, korkmadan, elleri titremeden “neşteri” tutmalıdırlar. İnsanlığın kurtuluşu için neşteri yaraya vurmak gereklidir. Sömürülen emekçi yığınlar tarafından yaratılan, ama halkın ulaşamayacağı yerde tutularak, topluma yabancılaşan, onları baskı altında tutan siyasi ve entelektüel araçlara ve kurumlara karşı, devrimci eleştirel pratiğe atılmak zorunlu bir görevdir.
Toplumun değişimi, iyi yola girmesi, emekçilerin kurtuluşu; bireylerden ve gruplardan özveri istiyor. Kuşkusuz girişilecek savaşım, bireylere ve topluma acı da getirecektir. İnsanlık tarihi bunun örnekleri ile dolu. “Biz çok acı çektik” hikayesini anlatarak arabeskleşmek yerine; bedeli ödenmiş, onurlu bir yaşamın sahibi olarak girişmeliyiz savaşıma. Toplumsal ilerleme için bu gereklidir. Bu savaşımın acı çekmeksizin yürütülebileceğini söyleyenler; burjuvazinin “iyi niyetine” inanacak kadar saf olanlardır. Savaşım acı getirir; bu doğru. Ama çürüyen bir toplumda, toplumsal bir hüzünle yaşamak ise sürünerek yaşamaktır, kahrolmaktır.
Önümüzde iki yol var;
Ya toplumsal hüznün o ölümcül soluğunu gövdemizde duyarak; derimizin dökülmesine, gözlerimizin ferinin sönmesine, ellerimizin titremesine razı oluruz. Yani, kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliğinin sürdürülmesine karşı sesimizi kısarak sürdürürüz tiksindirici yaşamımızı. O zaman ah ile vah ile geçer yeni bir çağ.
Ya da hüznün ölümcül soluğunu yaratan sistemin “ölüler müzesine” kaldırılmasının yollarını buluruz ve bu yolda kararlı bir yürüyüşe çıkarız. Kuşkusuz, insanca bir yaşam uğruna düşülen yolda her türlü bireysel ve toplumsal acıyı da göğüslemeyi göze almak gerekiyor. Şimdi diyebilirim ki; hüzün ölümse; şu sözü, yeniçağın şiarı olarak sürekli yinelemeliyiz;” merhaba yaşamak!”
Hüznün silahı düşüyor. Coşku kuşatıyor gövdemi. Artık yola çıkmak zamanıdır.
BABÜR PINAR