| |
|
| |
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
AKP’nin İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜ, 27 NİSAN ASKERİ MUHTIRASI |
| |
|
|
|
|
|
“TAŞLAR YERİNE OTURDU”
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Milletvekili seçimlerinden sonra; Seçim sisteminin sağladığı avantajla, Parlamenter çoğunluğu ele geçirdi ve(2002) Meclis Başkanlığına “ağır abilerden” birini (Bülent Arınç’ı) yerleştirdi ve A. Gül başbakanlığında hükümeti kurdu. Tayip Erdoğan Muhalefetin de "kısmi seçim" desteğiyle meclise girdi, emaneti aldı; Başbakan oldu. Daha sonra yapılan Yerel Yönetim Seçimlerinde de AKP zaferini ilan etti. AKP Hükümetinin programını hayata geçirmesi için bu önemli bir adımdı. Bu dönemde Hükümetin rahat hareket etmesini "kısmen" engelleyici rol oynayan, ama aslında hükümetin icraatına engel olamayan Cumhurbaşkanlığı makamı; AKP’nin iktidar yürüyüşünde önemli bir hedef oldu. AKP" nin bu iktidar yürüyüşünün planlayıcısı ve önderi olan üçlü (Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç) Cumhurbaşkanlığı için de ağırlığını koydu. Bülent Arınç' ın siyasi ağırlığını koyarak Meclis Başkanı olması ile birlikte; AKP'nin diğer iki önderinden birinin Cumhurbaşkanı olmasının hedeflendiği belli idi. Yönetim organlarına Yerleşme konusu; Tayip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül Başbakan, Bülent Arınç meclis Başkanı biçiminde çözümlenmişti. Son 1 yıl içinde, Tayip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması, Bütün AKP yanlıları için kesinleşmişti. Seçimin gerçekleştirileceği tarihin 15 gün öncesine kadar da bu böyleydi. Başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere, tüm muhalefet Partiler, T. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasına kesin gözle bakıyorlardı ve bu süreci hızlandırmak için adeta "özel" çaba sarf ettiler. Bunun nedeni; Daha önceki deneyimlerdi. Turgut Özal ve Süleyman Demirel"in Cumhurbaşkanı olması ile birlikte önderlerini yitiren (!) Partilerin dağılması örneğinden hareketle; Tayip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasının; AKP nin dağılmasını sağlayıcı bir faktör olacağından emindiler. Muhalefetin 1 yıldır "istemeyiz" şiarı; "isteriz" şiarının tersyüz edilmiş formuydu. İç etken olarak; AKP’nin kurucu ve yönetici kadrolarının, dağılma tehlikesini sezerek "uyarıcı" olmaları ve AKP'nin asıl gücü olan tarikatları bir arada tutan yapıştırıcı olarak Tayip Erdoğan"ın Başbakan kalması zorunluluğu ve dışsal etken olarak da, burjuva rejimin asli gücü olan “ordunun” statükocu yaklaşımı ve TUSİAD' ın, borsaların, Tayip Erdoğan’ın Başbakan olarak kalmasının ekonomik istikrar için gerekli görme tavrı; Tayip Erdoğan'ı Cumhurbaşkanı olmaktan vazgeçmeye zorladı. Tayip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmaktan vazgeçti ve Önder kadroda bu durumu benimsedi; ancak kimin "yeni" aday olacağı sorunu AKP kadroları için önemli bir handikaptı. Cumhurbaşkanlığı adayını belirleme sürecinde; dış uyarıların (özellikle ordunun 21 nisan açıklamasının) dikkate alınması gerektiğine inanan AKP içerisindeki bazı kadroların “daha ılımlı bir aday” önerileri Erdoğan ve Gül tarafından kabul edildi ve parti içinden, “kabul edilebilir” aday bulundu. Ancak dış ve iç uyarılara karşı duruşunu her zaman sergileyen; “Bülent Arınç çizgisi” ağırlığını koydu. Partinin iç çatışma içerisine sürüklenmesi çekincesi ağır basınca, tekrar başa dönüldü; Üçlü yerleşim planında adlar değişmedi ama; adların yerleri değiştirildi. (Bu isimlerin üslup farklılıklarına rağmen ideolojik ve siyasi olarak birbirinden farkı yoktu; isimlerin yerlerini değişmesi genel stratejiyi etkilemeyeceği açıktı) A. Gül Cumhurbaşkanı adayı oldu. Seçimin 1. turunda Seçim sonuçlanamayıp. İş Yargıtay’a taşınınca; aslında beklenen ama bu kadar kısa zamanda olmayacağı sanılan “muhtıra” Genel Kurmay tarafından verildi. CHP Genel Başkanının bu yeni durumdan "yağ" çıkarmak ve alanlara inen kitleyi "oy" dayanağı yapmak amacıyla, hukuka aykırı tarzda (A. Mahkemesinin kararını etkileyeceği kesin olan bir uslüpla) sert çıkarak "Mahkeme AKP lehinde karar verirse halk çatışmaya sürüklenir" dedi. Anayasa Mahkemesi, CHP önderinin uyarısı ve Genel kurmay muhtırasının gölgesi altında, krize sürüklenme olasılığının baskısından etkilenerek, Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. turunu iptal etti. Böylece A. Gül"ün cumhurbaşkanı olmasının yolu kesildi. Bu yeni durum, AKP ‘nin genel planını ertelenmesine neden olabilecek bir gelişme idi. AKP’nin bu gelişmeleri iktidar yürüyüşünün lehine kullanacağı açıktı. AKP'nin yürütmenin üç makamını ele geçirme planından vazgeçmesi, parti içi dengeler açısından zordu. Kozlar açıldı. Burjuva rejimin “ağır taşları” yerine oturdu; her kurum kendi duruşunu belirledi.. Bürokrasi ve yerel yönetimlerdeki ağırlığı da hesaba katılırsa, gündeme alınan erken seçimden; karşısında güçlü bir “sivil” siyasi alternatif olmayan AKP’nin güçlenerek çıkma olasılığı arttı. Açık bir askeri müdahale olmazsa; ( ki bu olasılık bugünkü ulusal ve bölgesel dengeler açısından uzak bir ihtimaldir;) AKP’nin bu süreci lehine kullanması gerçekleşebilir. Bu noktada yaşanan sürecin doğru analizi gereklidir. Bu süreçte, burjuva siyasasının önünde iki yol vardı. Yargıtay’ın Cumhurbaşkanlığı seçim şeklini onaylaması halinde; Gül cumhurbaşkanı seçilecek ve bugünkü muhalefette Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını kabullenecekti. Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığına ( Turgut Özal'ın da bir İslamcı tarikatın müridi olduğu unutulmamalıdır.) karşı çıkan muhalefet; daha sonra, Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı olmasını nasıl “kabullendi” ise,aynı şekilde A. Gül'ün de cumhurbaşkanlığını da kabullenecekti. Kaldı ki; Gül’ün adaylığı, TÜSİAD' ın ve piyasaların onayını hemen aldı. Ancak A. Gül'ün Cumhurbaşkanı olması engellendi. İşin tuhaf yanı; TUSİAD ve piyasalar bu durumu da kabullendi. Büyük sermayenin bu "yeni durumu" da onaylamasının anlamı şudur. Büyük sermaye öyle bir güçtür ki; düzeniçi her siyasi durumu; hizmetinde kullanabileceği anlamda benimser. Çünkü büyük sermaye, sınıfsal iktidarı sarsmayacak her siyasi rejim biçimlenişini hizmetine sokacak güce ve toplumsal konumlanışa sahiptir. Burjuva muhalefetin yarattığı bir yanılsamayı açıklamak gereklidir. Hangi biçimde olursa olsun; AKP nin iktidarda konumlanışı, kapitalist rejimi büyük bir krize sürükleyemez ve sürüklemeyecektir de. Çünkü AKP, din referanslı bir düzen içi partidir. AKP rejim karşıtı bir parti değildir. Bu "yeni" bir durum da değildir. Kapitalist rejimi benimsediğini ve din referanslı partilerinde düzeniçi olduğunu açıklayan ve doğrultuda ilk adımı atan da Necmettin Erbakan’dır. AKP ‘nin siyasi rejim tarafından içselleştirme süreci tamamlanmıştır. AKP uluslarüstü tekelci sermayeye ve ülke içi tekelci sermaye düzenine tam anlamıyla biat etmiş durumdadır. Orta sermayenin siyasi argümanları ile yola çıkan AKP; tekelci sermaye düzenin savunucusudur ve AKP'nin, ara sokaklardan Ana yola geçişi gerçekleşmiştir. AKP, şeriatçı siyasi gruplar tarafından "şeriat cephesi dışında kalan revizyonist bir parti" olarak tanımlanmaktadır. Şeriatçı İslam hareketi de, AKP önder kadroları tarafından "İslam’ın çocukluk hastalığı olarak "nitelendirilmektedir. AKP için dini ilkeler yalnızca referanstır . "Siyasi iktidarın dini ilkelerle şekillendirilmesi" AKP önder kadrolarının uzak durduğu bir hedeftir. AKP önder kadroları için iktidarın İslam dinine göre biçimlendirilmesi amaç değildir. Önder kadrolar için din, siyasi iktidara (rejimin niteliğine dokunmaksızın) yürüyüşün bir aracıdır. "Ilımlı islam" tanımlamasının pratik ifadesi budur. CHP ve muhalefet partileri, bu gerçekliği reddederek ve AKP'nin "şeriatçı parti" olduğu yanılsamasını ve endişesini körükleyerek kendilerine “muhalefet” yapma olanağı sağlayan zemini güçlendirdiler. Emekçi yığınların desteğini kaybeden ve iktidar olma umudu ve programı olmayan CHP, ana muhalefet parti olma durumunu sürdürmek için “şeriat tehlikesini” sürekli gündemde tuttu. Asıl sorun şu ki; CHP devletçi bir partidir ve Dinin devlet eliyle kontrol edilmesinden yanadır. Dolayısıyla CHP gerçek anlamda laiklik yanlısı bir parti değildir. Olmamıştır da. Bu nedenle dinci partilere karşı mücadelede tutarsız bir çizgi izlemektedir. Diğer düzen içi milliyetçi, muhafazakar yada burjuva liberal partilerde en az AKP kadar dini ögeleri kullanan partilerdir ve AKP yi dini değerleri kullanmakla suçlamaları traji komik bir durumdur. Görülmesi gereken; burjuva muhalefet partilerin sözde “laiklik” yanlısı propagandasının halk arasında "milliyetçi" ve "statükocu", “askeri darbeci” eğilimlerin güçlenmesine yol açtığıdır. AKP'nin iktidar yürüyüşüne karşı "meydanlara çıkan" grupların; milliyetçi , statükocu ve darbeci niteliği öne çıkmakta ve milliyetçilik muhalefetin kimliğini belirleyici faktör olmaktadır. Burjuva muhalefetin; işçileri emekçileri;” kırk satır” la korkutup, “Kırk katır” a bağlayarak sürüklenmeye razı etmek istediği açıktır. Burjuva siyasasının önündeki ikinci yol; Erken seçimdi. Ordunun muhtırası, Yargıtay’ın cumhurbaşkanı seçimini engelleyen kararıyla birleşti; bir erken seçim yapılması ve cumhurbaşkanlığı seçiminin bu seçim sonrasına ertelenmesi yolu seçildi. Muhalefetin milliyetçi ve statükocu söylemi ve ordu tarafından 27 nisan da verilen muhtıranın toplumsal etkisi; AKP önderleri tarafından iyi kullanılabilirse; erken seçimde, AKP'nin sayısal gücünü artıran bir faktör olabilecektir.Bu süreçte, burjuva siyasi partiler ve statükocu kurumlar, AKP’nin değirmenine su taşıdılar. “Demokrasi” yanlısı olduğunu ilan eden çevrelerin; Demokrasiyi koruma ve kollama görevini “ordu” ya “ havale etmesi; ve 12 eylül anayasasına biat etmesi demokrasinin inkarıdır ve bu tutum “dini otoriter” referanslı parti olan Adalet ve kalkınma Partisine “demokrasi” havarisi ve “özgürlükçü” parti görüntüsü edinme olanağı verdi. Siyasi iktidar oyuncularının “yeni” konumlanışı; rejimin ağır taşlarının yerine oturması; AKP yi güçlendirici bir zemin yarattı. Sürecin bu kulvarda yürümesi; AKP’yi halk nezdinde daha da meşrulaştırdı. AKP kitlesel desteğini yitirmeden "milletvekili" seçimlerine girme ve 12 eylül anayasasının ve “milletvekili seçimleri” kanununu elverdiği avantajla parlamenter çoğunluğu alma olanağını kavuştu. İşin gerisi, AKP'nin seçim staratejisini akıllıca kurgulayarak bu olanağı "doğru" kullanıp/ kullanmamasına kaldı “Cumhurbaşkanlığı seçimi” sürecinin “demokratik” olmadığını söyleyenlerin; Demokrasi sicili "iyi" değildir. Bütün burjuva partilerde anti-demokratik işleyiş vazgeçilmez yapısal bir durumdur. Anti-demokratik işleyiş "alışılagelmiş" bir durum olduğu için; Halk arasında; A. Gül'ün cumhurbaşkanı adayı oluş şeklinin “seçim değil atama " ve AKP'nin "lider partisi" olmasına "tepki" yaygın değildir. Burjuva düzen partilerinin hükümet olma yarışına ordunun müdahalesinin, burjuva muhalefet partilerin toplumsal aczinin bir ifadesi olduğu halk arasında yaygın bir kanıdır. Siyasi acizlik içerisinde seçimlere girecek olan burjuva muhalefetin, büyük bir olasılıkla umduğunu bulamayacağı; halkın desteğini kazanamayacağı açıktır. Durumdan yararlanarak, parlamentoya seçilme dürtüsüyle ve %10 barajı geçememe korkusuyla "DP hayaleti" ne sarılarak birleşme kararı alan DYP ve ANAP'ın "demokrasi" sicili ve siyasi geçmişi kirlidir. Bu parti önderlerinin "hükümet olma" hayalleri kendileri için dahi "olmayacak duaya amin demek" tir. Bu duanın, halkın inancından destek alması da zor bir ihtimal olarak görünmektedir. Halkın bu birleşmeyi iktidara taşıması için; AKP' nin oturduğu siyasanın, merkez sağ zemininden, marjinal sağ zeminine kayması gerekir ki; AKP' nin böyle bir hatayı yapma olasılığı yok. Burjuva Sol partiler ise, zoraki bir "evlilik" olsa da ancak biraraya gelerek oy oranlarını artırabilecekler. Bu birliktelik için; diğer düzeniçi sol partilerin (DSP,SHP vb.) CHP liderinin ve kurmaylarının, statükocu, ben bilirimci, anti-demokrat vasfına; "bağırlarına taş basarak" ve "düzenin selameti uğruna" katlanmaları gereklidir. Bu "olmazsa olmaz" bir zorunluluktur. Burjuva iktidarın siyasası, her zaman olduğu gibi, halkı,“Kırk katır mı istersin, kırk satır mı” tercihi ile karşı karşıya bıraktı. Demokrasi güçlerinin bu iki tercihin dışında; emekten yana, insanca yaşam eksenli bir duruş göstermeleri gerekliliktir. Burjuva düzen partisi olan AKP, iktidar yürüyüşünün tüm faturasını emekçilere yükledi. İşçiler emekçiler kendi sorunlarını ancak “kendisi için sınıf konumuna” gelerek çözmeyi gerçekleştirebilirler. Ya yoksa burjuva partilerin sermaye iktidarını daha güçlendirme ve sürdürme eylemlerinin ve askeri müdahalelerin tüm yükünü, halkın taşıması ve “acı faturayı” ödemesi kaçınılmazdır.
Mayıs.2007 BABÜR PINAR
yazar ile iletişim
|
| |
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|