ana sayfa
kimiz
ne istiyoruz
e-kütüphane
Haber Duyuru
Prof. Dr. Ayhan Çıkın
Prof. Dr. Hasan Gürak
Prof. Dr. Özer Ozankaya
Babür Pınar
Resul Üstün
Mehmet kadir
Seval Deniz Karahaliloğlu
görüş/analiz
linkler
forum
yahoo grup
İlyas Halil Özel Sayısı 01 İlyas Halil Özel Sayısı 01
duvardi e-dergisi sayı 5 duvardibi
sayı 5
 
           
           
LAİKLİK SORUNUNU DOĞRU ANLAMAK
           

 

Bir sorun gerçek nedenleri konularak tartışılmadığı zaman, tartışan taraflara göreli bir yarar sağlar, ancak tartışma esnasında tartışılan konu güme gider. Laiklik sorunun algılanması da, burjuva siyasilerinin ve ideologlarının kör dövüşü içerisinde, ezilen sömürülen emekçi yığınlar aleyhine, güme gidiyor. Kapitalist sistem içerisinde tüm hayati sorunlar gibi; laiklik sorunu da, burjuva siyasilerinin, ideologlarının gayreti ile başaşağı biçimde tutuluyor. Bu nedenle laiklik sorunu tartışılırken öncelikle bu "kurumsal ilişki" biçiminin kendi ayakları üzerine oturtulması gerekiyor.

Laiklik sorunu tartışmalarındaki karışıklıktan kurtularak, doğru bir zeminde sorunu irdelemenin ön koşulu; laikliğin pratik tanımlamasının doğru yapılmasıdır. “laik devlet”, “laik insan” vb. kavramların üretildiği bir yerde doğru tanımlama, tartışmaların yarattığı kafa karışıklığını aşmak için gereklidir.

Laiklik bir fenomene verilen ad değil, fenomenler arasındaki ilişkiyi tanımlayan bir kavramdır. Laiklik sorunsalında söz konusu fenomenler devlet ve dindir. Laiklik; bir toplumda, devletin dinden ya da dinin devletten özerk olarak varolmasını içerir. Dinin devletten özerk konumlanışının pratik ifadesi demek olan laiklik, yalnızca dinle devlet arasındaki özerk ilişkinin tanımlanmasına ait bir kavramdır. Dolayısıyla bu ilişkiye taraf olan din ve devlet, laiklik kavramıyla nitelendirilemez ve adlandırılamaz. Laiklik; devletin ya da dinin, kendine ait dahili kurumlarının birbirlerine karşı durumlarını da belirlemez. Diğer yandan, devlet için dışsal olan bir fenomen; devletin tanımlandırılmasının belirleyici unsuru da olamaz. “Laik devlet” tanımlaması, laiklik sorunsalının kavranamadığının bir göstergesidir. Devletin, kendini, bir biçimiyle, dinle devlet arasındaki özerkliğin sağlanması konusunda yükümlü ve görevli saydığı bir toplumda devletin ilişkiye müdahalesi kaçınılmaz gerçekleşir ki; bu durumda o toplumda laikliğin varolmasının ön koşulu ortadan kalkmış olur. Dinle devlet arasındaki özerk ilişki, bu siyasi ideolojik iktidar unsurlarından herhangi birine, bu ilişkiyi düzenleme hakkını tanımaz. İlişkiye taraf kurumlardan birinin, ilişkiyi düzenleme doğrultusunda giriştiği her eylem, ilişkinin, müdahaleci unsurunun lehine biçimlenmesini sağlar ki; bu da başat unsur olan kurumların birbirlerinden bağımsız konumlanışına vurulan bir darbedir. Devletin “Laiklik adına” kendisiyle din arasındaki ilişkinin düzenlenmesine müdahale ettiği ve bu müdahaleyi sürekli kıldığı bir toplumda laiklikten söz edilemez.

Türkiye’de toplumsal gelişimin her döneminde, devlet dinin, din de devletin işleyişine ve yapılanmasına ilgisiz kalmadı. Osmanlı döneminde, dinin, devletle ilişkisinin düzenlenişine ve hatta devletin yapısına müdahalesi söz konusu iken; Cumhuriyet döneminde, devletin, bilfiil, aradaki ilişkiyi düzenlemesi ve dinsel kurumların biçimlenişine müdahalesi söz konusu oldu. Bugün, bırakın dinle devletin birbirinden özerk olmasını; bu iki toplumsal organizasyon içiçe girmiş bir durumdadır. Bu gerçeğe rağmen gerek bazı anti-laiklerin ve gerekse sözde laikliği savunan siyasilerin, ideologların ortak iddiası; cumhuriyet döneminin, laikliğin gerçekleştiği bir dönem olduğudur. Bu ortak iddianın aksine; Cumhuriyet dönemi, gerçek anlamda ve pratik olarak  laikliğin reddi dönemidir.

1913-1923 burjuva Ulusal Kurtuluş Savaşımı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulması ile sonuçlandı. TC devletinin önderliği; emekçi halk yığınlarının, burjuvazinin iktisadi çıkarlarına tabi olarak konumlanmasını ve burjuva iktidarına rıza göstermesini sağlamak doğrultusunda hareket etti ve siyasi, ideolojik organizasyonunu, “özgün” koşulları gözönüne alarak biçimlendirdi. Din, ideolojik bir güç olarak, halk yığınları üzerinde güçlü bir etkiye sahipti ve bu nedenle dini denetim altına alarak yönlendirmesi, burjuva iktidarın yapısal varlığının sürmesinin önkoşulu idi. Cumhuriyetin önderleri zaman geçirmeksizin ilk girişimde bulundular. Diyanet İşleri Dairesi, devletin ideolojik bir unsuru (kurumu) biçiminde örgütlenerek devreye sokuldu. (3 Mart 1924) Bu girişim, sözde laisizm yanlısı burjuva önderliğin; pratik olarak laikliği reddedişinin ilk resmi adımıdır. Dinin yönlendirilmesinin ve siyasi iktidarın bir unsuru olarak düzenlenişinin “resmi” pratik ifadesi; O güne kadar devletin bu biçimde bir müdahalesine alışkın olmayan dinsel kurumların ve grupların, siyasi iktidardan kopmasının yolunu açtı. Bu gruplar, burjuva hükümete karşı gelişen her muhalif siyasi hareketin, “doğal” müttefiki olarak, toplumsal arenadaki yerlerini aldılar.

Burjuva siyasi önderliğin laiklik şiarı ile, dinin denetim altına alma gereksinimi arasındaki çatışma; siyasi iktidarın yarattığı, ama kendisini de bir taraf olarak içerisine çeken bir toplumsal durum olarak hep varoldu. Kemalistler bir yandan, laiklik şiarına uygun davrandıklarını göstererek toplumun bir kesimini (özellikle kendini ifade etme olasılığı bulunmayan islami mezhep yanlılarını) yanına almak, ama diğer yandan halkın önemli bir kısmını etkisi altında tutan dinsel unsurları denetim altında tutarak ve bu yolla halk çoğunluğunu siyasi iktidara tabi kılmak doğrultusunda girişimlerine yön verdiler. 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı “Teşkilatı Esasiye Kanununun bazı maddeleri muadil” adlı yasal düzenleme ile “devletin dininin İslam olduğu” hükmüne son verildi. 5 Şubat 1937 tarihinde ise, 3155 sayılı yasa ile devletin niteliğinin Laik olduğu belirlendi. Aynı tarihsel süreç içerisinde ezanın Türkçe okunması zorunluluğu yasa ile (1932) tanımlandı. Devletin, dinle arasındaki ilişkiyi doğrudan düzenleme girişimleri sonucunda laikliğin, kâğıt üzerinde kalan bir tanım olması gerçekleşti.

Burjuva cumhuriyetin, feodal rejimin kalıntılarını temizleyerek mas etme eylemi, tarihsel ilerleme için gereklidir. Bu altüst oluş sürecinde varolan toplumsal kurumlar arasında gerçekleşen ilişkinin, iki fenomenin birbirinden özerk konumlanışının ifade biçimi olmaması; bu toplumsal ilerlemenin vasfına leke düşürmez. ( Burjuva cumhuriyetin toplumsal ilerleme vasfına leke düşüren; devrimi ileri götürecek güçlere karşı; devrimi geriletecek güçlerle ittifaka girerek uyguladığı ilerleme karşıtı eylemlerdir.) Burjuva devrimci cumhuriyet iktidarı, toplumsal yürüyüşünü engelleyecek; ilerlemesini durduracak, geri çekecek toplumsal güçleri, püskürtme, etkisiz kılma tedbirleri alabilir. Toplumsal koşullar ve sınıflararası denge durumu, siyasi iktidarın, toplumsal ilerleme sürecinin selameti için aldığı tedbirleri ve uygulamayı "haklı" kılabilir. Bu gerçekliği görmek ayrı bir şeydir. Ancak bu yaklaşım; siyasi iktidarın, kendisini, gerçekte olmadığı bir vasıfla adlandırmasına onay vermez.

Burjuva cumhuriyet devletinin kuruluşuna öncülük eden ve devletle; (halkla değil) özdeşleşen CHP’ye karşı hükümet olma yarışına giren Demokrat Parti (DP); muhalefet etme sürecinde, Kemalizm’e muhalif dini öğelerle aynı cepheye düştü. DP"nin adı, aynı cepheye düştüğü dinsel unsurlarla birlikte anıldı; ve DP hükümet olur olmaz dini unsurlara diyetini ödedi. Bu dönemde, devlet dışında kendini ifadelendiren din eksenli kurumlar ve dini siyasanın aktif unsurları, cumhuriyet alanı içerisine çekildi. DP’nin hükümet etme dönemi; dinsel unsurların (tarikatların) burjuva siyasi iktidarıyla barışması dönemidir. 1950’ler öncesi, düzen dışı duran din eksenli siyasanın baş rol oyuncuları, devletin fiili desteğini alarak, doğrudan burjuva sistemin savunuculuğunu üstlendiler. Dolayısıyla devletin bir kurumu olan Diyanet İşleri Dairesi de dini denetlemek görevi yerine; dini ( özel olarak Hanefi mezhebini) topluma egemen kılma görevi üstlendi. Diğer mezhepler ve farklı dinleri benimseyen azınlıklar dışlandı. Bu dönem DP hükümetinin alaşağı edilmesi ile sonuçlandı ancak, dinin devletle bütünleşmesi bu dönemin bir eseri olarak varlığını sürdürdü . Din eksenli kurumlar cumhuriyet alanı içerisinde kaldı. Din siyasası, bir buzdağı gibi, su altında kalan illegal bağlantılarını koruyarak cumhuriyet sistemi içinde yapılandı. Dinle devletin bütünleşme durumu; din referanslı siyaseti öngören partilerin kurulmasının da maddi zemini oldu. Din eksenli siyasi programa sahip partiler; siyasi rejimin bir parçası olarak ve "küçük ve orta ölçekli sermayenin siyasi sözcülüğüne soyunarak"; din siyasasının aktörleri olan tarikatlarla sıkı ilişkiler içinde, toplumsal arenada yerlerine aldılar. Din referanslı bu partiler, “laik” vasfına sahip olmayan siyasi rejime biat ederek var olma hakkını elde ettiler. Bu dönem aynı zamanda, küçük ve orta sermayenin, tekelci sermaye ile birlikte varlığını sürdürmesinin olanaklarının ve ilişkilerinin oturduğu, "iktisadi eklenme" nin gerçekleştiği dönemdir. Süreç içerisinde, dini bir siyasi figür olarak kullanan büyük burjuvazinin doğrudan temsilcisi olan düzen partileri gibi dinci partiler de; devletle dinin, bu “tür” bütünleşmesinin sonucu ve pratik ifadesi olan sosyal zemini; hükümet (giderek devlet ) eliyle parti hedefleri doğrultusunda kullandılar. Bu noktada belirlenmesi gereken gerçek; devletin dinle bütünleşmesi sürecinde, cumhuriyet rejiminin toplumsal ilerleme kulvarını terkettiği ve burjuva reform kurumlarının lağvedildiğidir. Cumhuriyet rejiminin toplumsal ilerleme yanlısı güçlerle yollarını ayırması ve burjuva reform kurumlarının lağvedilişi; Burjuva cumhuriyet rejimiyle özdeşleşen CHP'nin hükümet olma zeminini yitirmesine neden oldu.

Bugün, ideolojik bir aygıt olarak din, doğrudan ve dolaylı yollarla, tekelci sermaye iktidarının varlığının sürmesinde önemli rol alıyor. Siyasi iktidar ile dinin içiçeliği inkar edilemez bir durumdur. Böylesi bir siyasi rejimde hâlâ, laikliğin uygulamada var olmadığını görmemek; burjuva siyasi iktidarın “laiklik” aldatmacasının ideolojik etkisinin kırılamadığını gösterir.

Bu açıklamalar ışığında, varılacak sonuç şudur: Din referanslı ve tarikat bağlantılı siyasi unsurlara ve din içerikli programa sahip siyasi parti önderlerinin rejim yanlısı açıklamaları; Bu partilerin “laisizm” yanlısı partiler olduğunu değil; sözde “laiklik” olarak tanımlanan, gerçekte ise devletle din arasındaki içiçeliğin tanımlanması anlamına gelen “kurumsal ilişki” yanlısı partiler olduklarını ifade ediyor. Dini ilkeler içeren programa sahip partilerin önder kadrolarının, küçük ve orta sermayenin siyasi temsilcileri olarak, var olan tekelci sermaye düzenine biat etmesinin ve bu düzenin tanımlanması anlamına gelen “rejimi” kabullenmesinin gerçek nedeni; bu siyasi rejimin laikliği sözde kabul eden, gerçekte ise ”içselleştirmeyen” ve artık toplumsal ilerleme vasfını yitiren bir iktidar biçimi olmasıdır. Bu durumun göz ardı edilmesi, dinci partilerin işlevinin anlaşılamamasına; dolayısıyla, demokrasi mücadelesinde oportünizme yol açıyor.

Önemli gördüğüm bir gerçeğin altını çizmem gerekiyor. Türkiye’de; İslami şeriat rejimine karşı toplumsal bir karşı duruş vardır. Ancak bu karşı duruş cumhuriyet devletinin, din karşısında aldığı tutum nedeniyle değil, büyük çoğunluğu İslamiyet’i benimsemiş olan halkın, laisizm yanlısı tutumu ile gerçekleşmektedir. Halkın büyük çoğunluğu (sosyal demokrat, cumhuriyetçi, liberal, milliyetçi, vb. siyasi argümanların taşıyıcısı olma anlamında farklı duruş göstermesine rağmen ) devletin siyasasının dinden ayrı durmasının gerekliğini benimsemiştir. Dolayısıyla toplumun büyük çoğunluğu; “dindar” ve dinsel fetişlere karşı “duyarlı” olmasına karşın; siyasal açıdan, din referanslı partilere ve şeriat yanlısı gruplara, tarikatlara uzaktır. Göreceli de olsa demokrasinin var olmasının ve kendini savunmasının toplumsal dayanağı bu laiklik yanlısı toplumsal duruştur.

Laiklik kavramının, burjuva siyasileri ve ideologları tarafından, içeriğinin boşaltılarak kirletilmesi sürdürülüyor. Bu kirlenme nedeniyle, gerçek anlamda laikliğin savunucusu olmaktan vazgeçilemez. İnsanlığın toplumsal ilerlemesinin bir döneminde gerçekleşmesi olanaklı ve gerekli olan “laikliğin”, pratik olarak, toplumların yaşamı içerisindeki yerini alması için mücadele; ezilen ve sömürülen halkların önünde duran tarihsel bir görevidir.

BABÜR PINAR

yazar ile iletişim

           

Gunseli Arsoy
Katılıyorum.